Hamile kızım tabutunun içindeydi; kocası ise

Hamile kızım tabutunun içindeydi; kocası ise 

Hamile kızım tabutunun içindeydi; kocası ise sevgilisiyle birlikte gülerek içeri girdi. Kızım kulağıma yaklaşıp fısıldamıştı: “Sonunda kazanan ben oldum.” Oysa ben, kızımın herkesin önünde onları mahvetmek için bıraktığı son bir delili olduğunu ve bunun en aşağılayıcı cenaze sırasında ortaya çıkacağını henüz bilmiyordum.
“Hamile kızım tabutunun içindeydi… ve kocası, sanki piyangoyu kazanmış gibi gülerek içeri girdi.”
Koyu ceviz ağacından yapılmış tabut, İstanbul’daki tarihi bir caminin içinde, vitraylardan süzülen soğuk ışığın altında ortadaydı. İçinde kızım Elif Yıldırım yatıyordu. Henüz yirmi dokuz yaşındaydı ve yedi aylık hamileydi. Bir eli karnının üzerindeydi; sanki hiç doğamayacak çocuğunu hâlâ korumaya çalışıyordu.
Ben onun yanında duruyordum, elimde tesbih sıkılıydı. Tam o sırada bir kahkaha duydum.
Bu kahkaha gergin değildi. Utanç dolu hiç değildi. Aksine, kendinden emin, pervasız bir kahkahaydı.
Herkes giriş kapısına döndü.
Oradaydı: damadım Murat Demir, kusursuz siyah takım elbisesi, altın saatı ve parlak ayakkabılarıyla. Kolunda ise Elif’in evliliğini aylarca gizli mesajlarla ve sahte gülümsemelerle yıkan kadın, Selin Kara vardı.
Selin siyah dar bir elbise giymişti. Başına ince bir tül takmıştı ama kırmızı ruju dikkat çekiyordu. Caminin içinde sanki bir cenazeye değil de bir davete gelmiş gibi yürüyordu.
Ayak sesleri taş zeminde yankılanıyordu.
Halem Ayşe koluma yapıştı.
—Fatma… lütfen bir şey yapma.
Ama kıpırdamadım.
Murat tabuta yaklaştı, sahte bir hüzün takınarak.
—Fatma Hanım… ne büyük bir acı.
Selin bana eğildi. Parfümü burnumu yaktı.
—Sonunda kazanan ben oldum, demişti alçak sesle.
Bir an için ona tokat atmak istedim. Murat’ın yüzünü parçalamak, bağırmak, her şeyi yakmak istedim.
Ama Elif’e baktım.
Sessizdi. Soğuktu. Sonsuza kadar uzaktaydı.
O anda anladım: öfkemin zamanı şimdi değildi. Murat beni kırılmış, kontrolünü kaybetmiş bir kadın gibi göstermek istiyordu. “Aşırı duygusal anne” diyerek beni susturmayı planlıyordu.
Ama bilmediği bir şey vardı.
Elif beni bu güne hazırlamıştı.
Ölmeden üç hafta önce, fırtınalı bir gece evime gelmişti. Sırılsıklamdı, yalınayaktı, titriyordu.
—Anne —demişti—, başıma bir şey gelirse önce ağlama.
İçim parçalanmıştı.
—O zaman ne yapacağım?
Bana çok net bakmıştı.
—Onlardan daha akıllı savaş.
Tam o anda, caminin ön tarafına avukat Kerem Aydın girdi. Elinde krem renkli bir zarf vardı. Üzerinde Elif’in el yazısı vardı.
Murat’ın yüzündeki sahte üzüntü kayboldu.
—O da ne? —diye sertçe sordu.
Avukat gözlüğünü düzeltti.
—Elif Yıldırım Demir’in vasiyeti gereği, cenaze defininden önce kamuya açık olarak okunacaktır.
Caminin içi tamamen sessizleşti.
Selin küçümseyerek güldü.
—Vasiyet mi? Saçmalık.
Kerem zarfı açtı.
—“Anneme, Fatma Yıldırım’a tüm kişisel varlıklarımı bırakıyorum: banka hesaplarım, hayat sigortam, Şile’deki yazlığımız ve Demir Holding içindeki hisselerim.”
Murat’ın yüzü bir anda soldu.
—Bu imkânsız. Elif’in hissesi yoktu.
Avukat sakin bir sesle konuştu.
—Var. Babası, rahmetli İsmail Demir, ölümünden önce bu hisseleri ona devretti.
Murat’ın çenesi kilitlendi.
—Babam hasta haldeydi… ne yaptığını bilmiyordu.
Ben ilk kez konuştum.
—Baban hasta değildi Murat. Senden korkuyordu.
Herkes bana döndü.
Murat bir adım attı, gözleri öfkeyle doluydu.
—Bunun bedelini ödersiniz.
Ama ben artık biliyordum. Sadece yas tutmaya gelmemiştim.
Avukat derin bir nefes aldı.
—Daha bitmedi.
Murat yumruklarını sıktı.
Ve o anda anladı: Elif’in cenazesi bir son değildi.
Bir başlangıçtı.
Ve o camide hiç kimse, birazdan duyacaklarına hazır değildi… Geri kalanı yorumlar kısmında devam ediyor Teşekkürler ����
Reklamlar