dedi, “bu kişiler yasal olarak hiçbir hak iddia edemez. Çocuklar reşit. Ayrıca siz tam evlat edinme yapmışsınız. Hukuken konu kapanmış.” “Ya gelirlerse? Ya çocukları kandırmaya çalışırlarsa?” “Buna da hazırlıklı oluruz,” dedi. “Tehdit, baskı, taciz varsa tutanak tutarız. Gerekirse uzaklaştırma alırız.” Sesi bana güç verdi. Öğleden sonra oğullarımı aradım. Sadece, “Yarın eve gelir misiniz? Önemli bir şey konuşacağız,” dedim. Sesimdeki tedirginliği fark ettiler ama sorularını ertelediler. İkisi de geleceğini söyledi. Ertesi akşam güneş gölün üstüne turuncu bir çizgi bırakırken geldiler. Üniversiteye alışmaya çalışırken bile eve girdiklerinde hâlâ çocuklarımdılar. Kaan ayakkabılarını kapının önünde düzgünce yan yana koydu. Kerem mutfağa girip dolaptan su aldı. Sonra bana baktılar. “Anne,” dedi Kerem, “ne oldu?” Onlara oturmalarını söyledim. Ellerim soğuktu ama sesim sakindi. “Kapıma biri geldi,” dedim. Yüzlerindeki ifade hemen değişti. “Kim?” dedi Kaan. Bir an sustum. Bazen bir kelime insanın ağzında taş gibi ağırlaşır. “Babanız,” dedim. “Ve anneniz.” Sessizlik… insanın kulaklarını acıtacak kadar büyüdü. Kaan önce güldü. Kısa, sert bir gülüştü. “Bu komik değil.” “Şaka yapmıyorum.” Kerem yüzünü benden çevirdi. Gözleri hızla dolmuştu ama ağlamıyordu. O hep böyleydi; en büyük acılarını bile dişlerini sıkarak taşırdı. Neredeler?” diye sordu. “Bu akşam gelmek istiyorlar. Sizinle konuşmak istiyorlar.” Kaan ayağa kalktı. “Hayır. Görmek istemiyorum.” “