Sonra bir başka kapı sesi. Avukatım söz verdiği gibi gelmişti. Yanında bir polis memuru vardı; sadece tutanak için, sadece önlem için. Kadının yüzü bozuldu. “Bunu büyütmeye gerek yoktu.” “Hayır,” dedim. “On dört yıl önce büyütmeniz gerekiyordu. Çocukları bırakıp giderken. Öldünüz süsü verirken. Başkasının hayatını yakarken.” O sırada ilk kez dün gelen adamı düşündüm. Eski kocam… ya da onun perişan gölgesi. Demek Selin onu da kullanmış, sonra yerine bu yeni evliliği kurmuştu. Belki gerçekten o üst düzey yönetici koltuğuna oturacak olan Yalçın’dı. Belki tüm bu plan, yönetim kuruluna “sorumluluk sahibi aile adamı” görüntüsü vermek içindi. Beni asıl yaralayan şey ise bunu artık önemsiz bulmam oldu. Çünkü karşımdaki insanların kim olduklarını nihayet net görüyordum. Kerem kapıya doğru bir adım attı. “Gidin,” dedi. Kaan da yanına geçti. “Ve bir daha dönmeyin.” Kadın ağlayacakmış gibi yaptı. Ama gözlerinden tek damla yaş düşmedi. “Bir gün gerçeği anlarsınız,” dedi. Kerem acı acı gülümsedi. “Gerçeği zaten biliyoruz,” dedi. “Bizi kim doğurduğunu da biliyoruz. Bizi kimin büyüttüğünü de.” Yalçın, durumun tamamen kontrolden çıktığını anlayınca kadının dirseğine yapıştı. Bir şey söylemeden onu dışarı çekti. Polis memuru uzaklaşmalarını izledi. Avukatım kapıda kaldı, kısa bir not aldı, sonra bana dönüp hafifçe başını salladı. “Bitti,” der gibi. Kapı kapandı. Ev bir anda sessizleşti. Bu kez farklı bir sessizlikti. Korkunun değil, fırtına geçtikten sonra kalan dinginliğin sessizliği. Dizlerim yine boşalacak gibi oldu ama bu kez iki el beni tuttu. Sağımda Kaan, solumda Kerem. İkisi de çocukken yaptıkları gibi bana sarıldı. “Anne,” dedi Kerem, sesi çatlayarak. “Bizi verdiğini sandık bir an.” Saçlarını okşadım. “Size güvenmem gerekiyordu,” dedim. “Kendi sesinizi duymanız gerekiyordu.” Kaan başını omzuma koydu. “İyi ki bizi seçmişsin.” Gözlerimi kapattım. Yıllar önce sosyal hizmetler ofisinde birbirine tutunan iki küçük çocuğu ilk gördüğüm anı düşündüm. O gün aslında ben onları seçmemiştim sadece