On dört yıl önce yangında vefat ettiğini sandığım kocam

Yalçın hemen devreye girdi. “Bakın, hepiniz duygusalsınız. Biz burada yeni bir başlangıç için bulunuyoruz. Basında aile değerlerine önem veren biri olarak görünmem gerekiyor. Yönetim kurulu da bunu önemsiyor. Elbette gerçek bir aile tablosu sunabilmek…” “Gerçek aile?” diye sözünü kestim. Sesim bu kez sakince değil, taş gibiydi. “Elinizde bir iş planı var gibi konuşuyorsunuz. Karşınızda çocuklar değil, büyüttüğüm iki genç adam var.” Kadın sabırsızlandı. “Onları senden almak için izne ihtiyacımız yok. Ben anneleriyim.” Kerem bana baktı. İlk kez o bakışta küçük yaşlarının çaresizliği yoktu. Sadece berrak bir öfke vardı. “Anne o,” dedi, başıyla beni işaret ederek. “Sen değilsin.” Kadın sarsıldı. Ama asıl darbeyi Kaan vurdu. “Bizi bırakıp gittiniz,” dedi. “Bir kere bile dönmediniz. Bir mektup bile yok. Bir doğum günü yok. Bir ‘yaşıyor musunuz’ sorusu yok. Şimdi neden geldiniz? Çünkü sizin işinize yarıyoruz.” Yalçın söze girmek istedi ama Kaan elini kaldırdı. “Hayır. Şimdi siz dinleyeceksiniz.” O an onu izlerken, yıllar önce yatağının kenarında oturup ateşini ölçtüğüm küçük çocuğu değil, kendi hayatının direksiyonuna geçmiş bir adamı gördüm. Kaan devam etti: “Bizim soyadımızı değiştirmeyi düşündüğünüz günü hatırlıyor musun, anne?” Bana döndü. “Ortaokuldaydık. Sen ‘İsterseniz biyolojik soyadınızı koruyabilirsiniz’ demiştin. Biz ne demiştik?” Kerem, gözünü kadından ayırmadan cevap verdi. “Biz zaten ait olduğumuz soyadı taşıyoruz demiştik.” Kadının dudakları titredi. Yalçın ise huzursuzca geri çekildi. O ana kadar her şeyi para, statü ve ikna gücüyle çözeceğini sanıyordu. Ama insanın gerçek bağ kuramadığı iki evlada “aile” demesiyle aile olunmuyordu. Ben masanın üzerindeki dosyayı aldım. Evrakları tek tek çıkardım. “Bunlar,” dedim, “mahkeme kararları. Yasal olarak da ahlaken de siz çok geç kaldınız.” Yalçın belgeyi eline almak için uzandı. Vermedim. Tam o sırada dışarıdan bir araba sesi geldi.
Reklamlar