Torun, dedesinin mezarını kazdı ve altında

Dede… burada ne sakladın?” diye fısıldadı.

Halkayı çekti. Kapak gıcırtıyla açıldıAltında karanlığa inen dar bir kuyu vardı. Eski bir demir merdiven aşağı doğru uzanıyordu.

Normal biri kapağı kapatıp kaçardı. Ama Emre merdivenden inmeye başladı.On basamak…
Yirmi basamak…
Elli basamak…

Sonunda ayakları taş zemine değdi. El fenerini kaldırdı.Yuvarlak bir yeraltı odasındaydı. Duvarlar eski sembollerle doluydu. Bazıları Arapça harflere, bazıları ise garip geometrik şekillere benziyordu.

Odanın ortasında ikinci bir kapı vardı.Kapı ve Pencereler

Kapı bembeyazdı. Sanki kemikten yapılmış gibiydi. Üzerinde kulp yoktu. Sadece insan eli şeklinde oyulmuş bir boşluk vardı.

Emre tereddüt ederek elini boşluğa yerleştirdi.

Kapı ağır bir sesle açıldı.

Ve Emre bir adım attığı anda korkunç bir manzara ile karşılaştı.

Devasa bir yeraltı salonu…

Salonun her yanında yüzlerce cam kavanoz vardı. Büyük laboratuvar kapları gibi sıralanmışlardı. İçlerinde sıvı içinde yüzen küçük insan benzeri yaratıklar vardı.

Ama en korkunç olan bu değildi.

Salonun ortasında büyük bir metal masa duruyordu.

Masada açık duran kalın bir defter vardı.

Emre yavaşça yaklaştı. Defterin sayfalarını çevirdi.

Her sayfada aynı çizimler vardı: insan vücudu, damarlar, kalp… ve yanında garip semboller.

Sayfanın üstünde dedesinin el yazısı vardı.

“İnsan hayatı yalnızca etten ibaret değildir. Ruh parçalanabilir.”

Emre’nin kalbi hızlandı.

Defterin son sayfasına geldiğinde elleri titremeye başladı.

“Ruhun parçalarını korumanın tek yolu onları yeni bedenlere yerleştirmektir. Başarılı denemeler: 214.”

Emre arkasındaki kavanozlara baktı.

İçlerinde yüzen küçük bedenler kıpırdıyor gibiydi.
Reklamlar