İki yıl önce eşimi ve altı yaşındaki

Tabii. Bu öğleden sonra görüşebiliriz.” Arabayı sürerken kendime sürekli şunu söylüyordum: Sadece soru soruyorsun. Ama içten içe bunun doğru olmadığını biliyordum. Ofisinde Ayşe dosyayı masaya koydu. “İyi çocuklar,” dedi. “Ama çok şey yaşadılar.” Dosyayı açtı. “Oğuz dokuz yaşında. Tuğba yedi. Can beş. Rüya üç.” İsimleri içimden tekrar ettim. “Anne ve babaları bir trafik kazasında hayatını kaybetti,” dedi Ayşe. “Hepsine birlikte bakabilecek bir akraba bulunamadı. Şu anda geçici bakımda kalıyorlar.” “Eğer hepsini birlikte alacak bir aile bulunamazsa…” diye sordum. Derin bir nefes aldı. “O zaman ayrı evlere yerleştirilecekler. Çoğu aile aynı anda dört çocuk alamıyor.” Dosyaya baktım. Sonra söyledim: “Dördünü de alırım.” Ayşe başını kaldırdı. “Hepsini mi?” “Evet. Dördünü de. Süreci biliyorum, yarın hemen verin demiyorum. Ama onları ayırmanızın tek sebebi kimsenin dört çocuğu istememesi ise… ben istiyorum.” Bana baktı. “Neden?” “Çünkü zaten anne ve babalarını kaybettiler,” dedim. “Bir de birbirlerini kaybetmemeliler.” Sonrasında aylar süren kontroller, görüşmeler ve evraklar başladı. Bir terapist bana şöyle sordu: “Yasınızla nasıl baş ediyorsunuz?” “Kötü,” dedim. “Ama hâlâ buradayım.” Çocuklarla ilk tanışmam floresan ışıklı, çirkin sandalyeli bir görüşme odasında oldu. Dördü de aynı koltukta oturuyordu. Omuzları birbirine değiyordu. “Bizi alacak kişi siz misiniz?” diye sordu Oğuz. “Merhaba,” dedim. “Ben Mehmet.” Rüya yüzünü Oğuz’un tişörtüne sakladı. Can ayakkabılarıma baktı. Tuğba kollarını kavuşturmuş, şüpheyle bana bakıyordu. “Eğer siz isterseniz,” dedim. “Dördümüz birden mi?” diye sordu Tuğba. “Evet. Hepiniz.”
Reklamlar