Elif, şaşkınlıkla bakarken bir yandan da kendi korkusunun başka bir şeye dönüştüğünü fark etti: Bu kadın, onu yargılamak için değil; kendini anlatmak için çağırmıştı. Elif, Can’ın yüzündeki kırgınlığı görünce dayanamadı.
“Can,” dedi yavaşça, “ben… sanırım hep yanlış bir şeyden kaçmışım. Kötü bir kayınvalide hikâyesinden kaçtığımı sanıyordum. Oysa burada, yıllardır konuşulmamış bir acı varmış.”
Can, gözlerini ovuşturdu. “Ben… bilmiyordum,” dedi. “Bunca yıl… bana niye söylemedin?”
Hatice Hanım’ın sesi titredi. “Korktum. Seni kaybetmekten korktum. Ama zaten uzaktın. Uzun zamandır uzaktın.”
O an, Elif bir şeyin farkına vardı: Mesafe sadece Elif’i korumamıştı; Can’ı da annesinin geçmişinden korumuştu. Ama korunan şey, aynı zamanda büyüyen bir yara olmuştu.
Akşam ilerledikçe konuşmalar ağırlaştı, sonra hafifledi. Hatice Hanım, ninenin nasıl bir kadın olduğunu anlattı; Can’ın çocukluğundan küçük anılar çıkardı: düşüp dizini yardığı gün, ilk okula başladığı sabah, bayramda giydiği lacivert ceket… Can, her ayrıntıda sessizleşti ama bu sessizlik öfke değil, kaybolmuş bir hayatın ağırlığıydı.