Hatta Hatice Hanım Elif’in ellerinin titrediğini fark etmiş gibi, “Kendini yorma, misafirsin,” diyerek onu koltukta oturmaya yönlendirdi.
Elif’in kafası karıştı: “Ben burada neyle savaşmaya hazırlanmışım?” diye düşündü.
Çaylar geldi, Hatice Hanım her ikisinin de bardağını doldurdu. Can, rahatlarken Elif hâlâ tetikteydi. Sohbet ilk başta sıradan ilerledi: yol, hava, bahçe. Derken Hatice Hanım çayı masaya bıraktı ve Elif’in gözlerinin içine baktı.
“Elif kızım,” dedi usulca, “Can seni buraya getirirken zorlandı mı?”
Elif boğazındaki düğümü yutarak “Biraz…” diyebildi.
Hatice Hanım başını hafifçe salladı. “Biliyorum. Çünkü ben de zorlandım.”
Can, bir an bakışlarını annesine çevirdi. “Ne demek istiyorsun anne?”
Hatice Hanım derin bir nefes aldı. O an Elif, odadaki havanın değiştiğini hissetti; sobanın çıtırtısı bile daha yüksek gelmeye başlamıştı.
“Ben senin annenim,” dedi Hatice Hanım, “ama seni büyüten kişi… ben değildim.”
Can’ın yüzü bembeyaz kesildi. Elif’in kalbi hızlandı; beklediği “kayınvalide dehşeti” bu değildi. Bu bambaşka bir şeydi.
Hatice Hanım, duvardaki eski bir fotoğrafı işaret etti. Fotoğrafta küçük bir çocuk, yanında yaşlı bir kadın… Can’ın gözleri fotoğrafa kilitlendi. “Bu… bu ninem,” dedi, sesi çatallaşarak devamı icin sonrki syfaya gecinz..