Benim adım Müzeyyen Yılmaz...

En kötü an Davut’un ilk görüşmesinde yaşandı. Benimle yalnız konuşmak istedi. Kabul ettim. Ağladı ve bir an için yine küçük oğlumu gördüm. Sonra dedi ki: "Anne, eğer onlara daha erken dönmeyi planladığımızı söylersen, belki bu hayatımızı mahvetmez."

Nasılsın, demedi. Özür dilerim, demedi. Sadece bizi kurtar, dedi.

İçimde bir şeyler tamamen kapandı. Ona elimde kalan tek şeyin gerçekler olduğunu söyledim.

Mahkeme onları denetimli serbestliğe ayırdı, kamu hizmeti cezası verdi ve ebeveynlik haklarını kısıtladı. Daha sonra, aile mahkemesi Ece’nin velayetini bana verdi. Hakim, benim evimin ve bağlılığımın onun sahip olduğu tek istikrarlı gelecek olduğunu söyledi. Sonrasında ağladım; zaferden değil, bunun bedelinden dolayı.

Altı ay sonra psikolojik destek almaya başladım. Bir yıl sonra bir dayanışma grubuna katıldım. Davut ve Kader’i gözetim altında bir kez daha gördüm. Özür dilediler. Bir zamanlar kendilerini dokunulmaz hissettiren o kibirden arınmış, küçülmüş görünüyorlardı. O gün onları affetmedim. Belki affetmek tek bir andan ibaret değildir. Belki de ancak gerçek yanınızda yürürse kat edebileceğiniz bir yoldur.

Bildiğim tek şey şu: Ece yan odada güvenle uyuyor. Selma artık hayatımızın bir parçası. Semt pazarı her Cumartesi kurulmaya devam ediyor. Ve ben artık kullanılmayı bekleyen o yalnız dul kadın değilim.

Ben bodrumdan sağ çıkan, gerçeği söyleyen ve çocuğu yanında tutan kadınım.
Reklamlar