Davut beni mutfağa çağırdı. Kader, elinde Ece’nin çoktan hazırlanmış bebek çantasıyla merdivenlerin yanında duruyordu. Neler olduğunu daha kavrayamadan, Davut kolumu kavradı; sertçe. Kader, Ece’nin ana kucağını kaptı. Bunun mantık çerçevesine dönüldüğü an bitecek korkunç bir aile kavgası olduğunu düşünerek bağırdım. Bunun yerine, bizi bodrum kapısına doğru sürüklediler.
Her şeyi hatırlıyorum. Ece’nin ağlamaya başlamasını. Ayakkabılarımın zeminde kayışını. Kader bodrum kapısını açtığında mideme oturan o ağır korku yükünü. Davut beni basamaklardan aşağı itti. Kader, ana kucağını arkamdan fırlattı. Sonra hayatımın geri kalanı boyunca duyacağım o kelimeler geldi:
"Burada kalın, sizi gürültücü velet ve moruk!"
Kapı çarpıldı. Kilit döndü. Ayak sesleri uzaklaştı.
Önce çığlık attım. Avuçlarım uyuşana kadar kapıyı yumrukladım. Davut’un adını, küçük bir çocukken yola çok yakın koştuğunda bağırdığım gibi haykırdım. Ama yukarısı, evin içi önce durgunlaştı. Sonra sessizleşti. Sonra her şey bitti.