Zeynep'in babası gözyaşlarını kolunun tersiyle sildi, yüzüne o yorgun ama artık umut dolu gülümseme yerleşti. "Ben ahşap ustasıyım," dedi omuzlarını dikleştirerek. "Belki şu an cebimde size verecek bir servetim yok. Ama yemin ederim, bu kızın o koca yüreğinin hakkını ödemek için elimden ne geliyorsa yapacağım. O sattığı oyuncakları yeniden biriktirdiğinde koyması için, ona dünyanın en güzel, en sağlam ahşap dolabını kendi ellerimle yapacağım. O dolap hiçbir zaman boş kalmayacak, bir baba olarak size söz veriyorum."
O gün o sınıftan sadece kızımın elinden tutup çıkmadım. O gün o okuldan; hayatın bütün zorluklarına, iki işte çalışmaktan çürüyen bedenime ve uykusuz gecelerime rağmen, ne kadar büyük bir zenginliğe sahip olduğumu bilerek çıktım. Aylin bana, iyiliğin parayla, güçle ya da yaşla değil, sadece kocaman bir yürekle yapıldığını öğretmişti.
Aylar geçti. Zeynep’in babası gerçekten de sözünü tuttu. Yeniden bir iş buldu, yavaş yavaş toparlandılar. Evimizin baş köşesinde duran, üzeri muazzam el işlemeleriyle, minik çiçek motifleriyle süslü o devasa ahşap dolap ise şimdi yeni oyuncaklarla, yeni kitaplarla ve en önemlisi yeni anılarla doluyor. Zeynep ve Aylin, o dolabın önünde gülüşerek oynarken, ben onlara bakıp her seferinde aynı şeyi düşünüyorum: Dünya bazen ne kadar acımasız ve karanlık görünürse görünsün, dokuz yaşında bir çocuğun sevgiyle uzattığı minicik bir el, bütün o karanlığı darmadağın etmeye yetebiliyor. Ve ben, bu mucizenin annesi olmaktan duyduğum gururla, başım her zamankinden daha dik yürüyorum.