Geçen hafta 9'da yaşayan Aylin, okuldan hiç sessiz değildi ve sakin bir şekilde geri döndü. Onu zar zor konuştuğunda, yüreğimi burkan o gerçeği öğrendim: Yakın arkadaşı Zeynep'in bakışları kırılmıştı ve kalın bantlarla zar zor arada bir ortaya çıkıyor. Okuldaki diğer çocuklar bu durumla acımasızca alay etmiş, zavallı kız bütün teneffüsleri tuvalette ağlayarak geçirmişti.
Aylin, "Ailelerinin yenisini alacak durumu yokmuş" diye fısıldadı. İki işte çalışan bekar bir anne olarak o hafta kendi mutfak masrafımızı bile ucu ucuna doğru gizlenirim. Kızıma, ne yazık ki ki bu durumda maddi olarak yardım edemeyeceğimizi söylemek zorundayım. Sadece başını salladı.
Ertesi gün, yıllar boyu parça parça biriktirdiği o muazzam oyuncak koleksiyonunun aralığındaki farklılıktan farklıydı. Ben daha ne olduğundan sormadan, ilk kez yaygınlaştığı günler bir gülümsemeyle yanıma koştu: "Çözdüm anne!"
Bütün koleksiyonunu satmış, eldeki parayla da doğrudan bir gözlükçüye gidip arkadaşına yeni bir gözlük sözü verdi. İçindeki gurur duyulup saklanıyordu. Onun yerine o tatlıya bağlandığını sanıyordum.
Ama fena halde yanıldım.
Ertesi sabah patlamayı bıraktıktan hemen sonra telefonum çalındı. Arayan öğretmeniydi ve sesi eleştirildi: "Lütfen hemen buraya gelin. Zeynep'in aile evliliği... Siz ve kızınızın, kazandığınızın bedelini ödeyeceğinizi söylüyorlar!"
Korkudan kayıtlı buz kesmiş bir halde okula koştum. Sınıfın kapısından içeri adım attığım an, bulunduğum yerde donakaldım.
Kızım sınıfının tam ortasında, başı öne eğik bir şekilde ortaya çıkıyor. Arkadaşının akrabalarının vücudu o sert ifade ise kanımı dondurmaya yetmişti. Kendilerinde olanek, "Kızıma ne seçilirsen sen?!" diye bağırdım.
Ama adamın bana doğru olacağı bir adım atıp dudaklarından dökülen o tek cümle, o tüm gerçekliği altüst etmeye yetecekti...
"Kızıma ne kazanırsınız siz?!" diye bağırdım, sesim omuzlarımdaki bütün o yorgunluğun, çaresizliğin ve annelik gücünün yırtıcı bir güçle titreyerek. Sınıfın içindeki o ağır, boğucu sessizlik, benim çığlığımla bıçaklanmış gibi kesilmişti.
Sınıf öğretmenlerinin kurallarıyla tutunmuş, elindeki peçeyle durmaksızın gözünü siliyordu. Aylin, sınıfının tam ortasında küçücük kalabilmiş, ellerinin önünde sımsıkımış, bakışlarını muşamba zemine kilitlemişti. Zeynep'in babası ise tam onun karşısında, iri yarı bedeniyle dikiliyordu. Yüzündeki o sert, o gergin ifade, benim bağırışımla birlikte bir anda çözüldü. Adamın çatık kaşları başlangıçta dağılmış, dikleşen geniş omuzları çökmüştü.
Bana doğru işaretler bir adım attı. Gözlerinin içi kıpkırmızıydı. Dudaklarından dökülen o tek cümle, o tüm gerçekliği altüst etmeye yetti:
"Bize yaşattığınız bu iyiliğin, bu insanlığın bedelini size nasıl ödeyeceğiz biz?"
Sözcükler havada asılı kaldı. Bir an için ne görülebildiğini anlayamadım. Kulaklarım uğulduyordu. Adamın ödemenin mutluluğun öfkesi değil, derin bir mahcubiyet, tarifesiz bir mutlulukluk ve çaresizlik olduğunu o an idrak ettim. Öğretmenin telefondaki ağlama sesi korkudan değil, tanık olduğu bu saf iyiliğin karşısında tutamadığı gözyaşlarındandı. Benim "bedel ödetmek" olarak anladığım o tehditkâr cümlenin aslı, boyundan büyük bir mahcubiyetin altında ezilen bir babanın minnet çığlığıydı.
Adamın dizlerinin üzerine çöktü. İri yarı, elleri nasır bağlamış bu adam, dokuz yıllık büyümenin çocuk hizasına inmişti. Titreyen el kapatmalarıyla ve ayrıntılarla hıçkırmaya başladı. O bir kalpteki bütün o savunma kalkanları paramparça oldu. Koşarak Aylin'in yanında gitti, onu korumakla birlikte aileleriyle birlikte satın aldım. Çocuğum aslında korkmamıştı; sadece anormalliklerin bir adamının sızıntısı onu utandırmış ve ne devam ettirmeyi bilemez hale getirmişti.
Zeynep'in annesi de köşede durmuş, giyiniyordu. Yavaşça yanımıza yaklaştı ve titreyen elleriyle kollarımı tuttu. "Kusura sistemi," dedi çatlak bir fısıltıyla, "Sizi böyle telaşlandırdık, korkuttuk... Amaşim sabahtan beri o kadar dolu, o kadar yaralı ki, kendini ifade edebilirsin. Biz, aylarda karanlık bir kuyunun içindeyiz ve sizin kızınız o kuyuya bir güneş gibi doğduk."
Zeynep'in babası yutkunarak, dizlerinin üzerinden yerleşir. Derin bir nefes alıp başını ikiyeek yapmaya başladı. "Altı ay önce ayrıldım" dedi sesi titreyerek. "Elimde avucumda ne varsaya, biriken faturalara, ayrıldınız. Zeynep o gözlük kırınca... O kalın gri bantları o incecik çerçevelemeyeken kendiliğinden nefret ettiniz. Bir baba olarak evladıma bir gözlük bile alamamak, onun dünyasını aydınlatmak benim gururumu paramparça söylüyordu. Zeynep'in şarjı vardı.
Gözlerim dolmuştu. Evet, çok iyi okuyun. Elektrik faturasını ödeyemediğim için kırılmadığımız o gece, Aylin'e vitrinde bilgisayarda o basit oyuncağı alamadığım için yorganın altında döküldüğüm gözyaşlarını hatırlam. Başımı usulca sallama Devamı sonraki sayfada...