Gözlerinden yaşlar süzüldü.
"Hayır."
"Öyleyse neden yaptın?"
Titreyen sesiyle cevap verdi.
"Çünkü seni koruduğumu sandım."
Yalçın'ın savaşın izlerini ömür boyu taşıyacağını düşündüğünü, benim de onunla birlikte acı çekeceğime inandığını anlattı.
Bu yüzden ikimize de yalan söylemişti.
Bana onun öldüğünü...
Ona ise benim evlendiğimi...
İlk başta bunun geçici olacağını düşünmüş.
Sonra yalan büyümüş.
Yıllar geçtikçe gerçeği söylemeye cesaret edememiş.
İçimde büyük bir öfke vardı.
Ama karşımdaki adam artık yaşlı, pişman ve yaptığının yükü altında ezilmiş bir insandı.
Vedalaşırken bana küçük bir anahtar uzattı.
"Eski evdeki sandık."
Eve döner dönmez sandığı açtık.
İçinden yüzlerce mektup çıktı.
Hepsi yıllarca birbirimize yazdığımız ama hiç okuyamadığımız satırlardı.
Tam elli beş yıl boyunca birbirimizi beklediğimizi o gün öğrendik.
Ne ben vazgeçmiştim.
Ne de Yalçın.
Sadece aramıza, tek bir insanın verdiği yanlış bir karar girmişti.
Sonraki haftalarımızı mektupları okuyarak geçirdik.
Her mektup, yaşayamadığımız bir yılın yerine geçti.
Yirmili yaşlarımızdaki hayallerimizi...
Otuzlu yaşlarımızdaki özlemlerimizi...
Kırklı yaşlarımızdaki umutsuzluğumuzu...
Hepsini satır satır yeniden tanıdık.
Bir gün Yalçın beni tavan arasına çağırdı.
Mezuniyet elbisem hâlâ askıdaydı.
Gülümseyerek bana baktı.
"Bir söz daha vermeni istiyorum."
"Ne sözü?"
"Artık bunu saklamayacağız."
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.