Üç hafta önce hayatımın en mutlu gününü yaşadığımı sanıyordum. Düğünümüz sade olmuştu. Mahalleden birkaç komşu, yıllardır beni yalnız bırakmayan dostlarım ve Yalçın'ın yıllar sonra yeniden kurabildiği küçük çevresi yanımızdaydı. O gece ise bana söylediği o cümle, bütün mutluluğumun üzerine gölge düşürdü.
"Adını duyunca sakin kalamayacağını biliyorum," dedi.
Başını eğdi.
"Bu kişi... ağabeyin Kemal."
Bir an nefes alamadım.
"Kemal mi?" diye fısıldadım.
Yalçın başını ağır ağır salladı.
"Ben sana ulaşmaya çalıştım. Hem de defalarca."
İçimde yıllardır sessiz duran bütün acılar aynı anda ayağa kalktı.
Ağabeyim Kemal, babam öldükten sonra bana hem ağabeylik hem babalık etmişti. Evlenmiş, başka şehre taşınmış ama her bayram arayıp halimi sorardı. Onun bana bunu yapabileceği aklımın ucundan bile geçmezdi.
Yalçın derin bir nefes aldı.
"Savaştan sonra aylarca hastanede kaldım. Kimliğim kaybolmuştu. Hafızam da tam değildi. Kendime geldiğimde seni bulmak için ilk iş olarak eski adresimize gittim."
"Sonra?"
"Ev boştu. Komşular taşındığınızı söyledi. Seni bulabilen tek kişi ağabeyindi."
Kalbim deli gibi çarpıyordu.
"Ona seni sordum."
"Ne dedi?"
Yalçın gözlerini kapattı.
"Bana evlendiğini söyledi."
O an dünyam sessizleşti.
"Sana da benim öldüğümü söylemiş."
Yıllardır içimde taşıdığım yasın aslında bir yalandan ibaret olduğunu öğrenmek, ikinci kez kaybetmek gibiydi.
"Neden?" diye haykırdım.
"Bunu ben de yıllarca anlayamadım."
Yalçın cebinden eski, yıpranmış bir zarf çıkardı.
"Geçen ay eski eşyalarımı toplarken bunu buldum."
Zarfın üzerinde ağabeyimin el yazısı vardı.
İçinden hiç gönderilmemiş mektuplar çıktı.
Benim yazdığım ama bana hiç ulaşmamış mektuplar...
Ve Yalçın'ın bana yazdığı ama yıllarca saklanmış cevaplar...
Her satırı gözyaşlarımın arasında okumaya başladım.
Bir mektupta Yalçın şöyle yazıyordu:
"Beklemeni istemiyorum. Ama eğer hâlâ beni hatırlıyorsan bil ki yaşıyorum ve seni arıyorum."
Bu satır bana hiçbir zaman ulaşmamıştı.
Son mektubun arasına katlanmış küçük bir not iliştirilmişti.
Kemal'in el yazısıyla yalnızca birkaç cümle vardı.
"Seni affetmeyeceğini biliyorum. Ama bunu seni üzmek için yapmadım."
Ertesi sabah doğruca ağabeyimin yaşadığı huzurevine gittim.
Artık doksan yaşına yaklaşmıştı.
Beni görünce yüzü bembeyaz kesildi.
Elimdeki mektupları görünce her şeyi anladı.
"Demek sonunda öğrendin," dedi.
Saatlerce sustuk.
En sonunda konuşmaya başladı.
"Yalçın döndüğünde çok değişmişti. Yaralıydı. Kâbuslar görüyor, geceleri bağırarak uyanıyordu."
Sessizce dinledim.
"Sen ise o sırada öğretmen olabilmek için uğraşıyordun. Hayatını yeniden kurmaya çalışıyordun."
"Buna karar vermek sana mı düşüyordu?" diye sordum devamı diğer sayfada