Kadın elindeki eski cüzdanın fermuarını çekti. İçinden sadece bir 200 liralık banknot çıktı. Cüzdanı ters çevirip silkeledi, başka bir şey yoktu. Boğazının düğümlendiğini, yutkunmaya çalıştığını gördüm. Sesi titreyerek, ‘Sadece 200 liram var…
120 liram eksik,’ diye fısıldadı. Eli şuruba gitti. ‘Acaba… şunu bıraksam? Çocuğun ateşi var ama… ekmek ve süt daha önemli, sabaha kadar aç kalamaz.’
O an içimde bir şeyler koptu. Çocuğun o ateşli halinde şurubu bırakmasına vicdanım elvermedi. Kendi cüzdanımda ay sonuna kadar beni idare etmesi gereken 400 liram vardı.
Hiç düşünmeden, ‘Kalsın,’ dedim, şurubu diğerlerinin yanına poşete koyarak. ‘Üstünü ben hallederim.’
Kadın irkildi. Gözlerini kocaman açarak bana baktı. ‘Olmaz,’ dedi. ‘Bu devirde kimsenin durumu iyi değil, sizi zarara sokamam. Zaten patronunuz da kızar.’
‘Patronun haberi olmaz,’ dedim gülümsemeye çalışarak. ‘Ben kendi cebimden ödeyeceğim. Saat geç oldu, hava çok soğuk. Çocuğu daha fazla bekletmeyin. Evinize gidin, ilacını içirin. Hadi.’
Kadının gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Poşeti göğsüne bastırırken, dudaklarından dökülen dua o kadar içtendi ki, bütün yorgunluğumu aldı götürdü. ‘Allah seni darda bırakmasın,’ dedi ve gecenin karanlığında kayboldu.
Birkaç gün boyunca kendi kendime bu olayı düşündüm. Acaba çocuğun ateşi düşmüş müydü? Param azaldığı için birkaç gün öğle yemeği yemedim ama umrumda değildi.
Ertesi hafta, Perşembe sabahı vardiyamı devretmek için hazırlanırken, çalıştığım istasyon zincirinin genel müdürü Rıza Bey’in lüks aracı istasyona yanaştı. Rıza Bey, ülkenin en zengin iş insanlarından biri olan holding patronumuzun sağ koluydu. Şaşırmıştım. Sabah sabah burada ne işi vardı?
Doğrudan benim yanıma geldi. ‘Sen Kemal’sin, değil mi?’ diye sordu.
‘Evet efendim,’ dedim, önümü ilikleyerek.
‘Geçen gece, fakir görünümlü bir kadının eksik 120 lirasını sen mi tamamladın?’ diye sordu sert bir sesle.
Kan beynime sıçradı. ‘Evet efendim. Ama kasadan almadım, yemin ederim. Kendi helal kazancımdan ödedim. Prosedüre aykırıysa cezamı çekerim.’
Rıza Bey gülümsedi. O sert yüz ifadesi birden dağılmış, gözleri dolmuştu. Başını iki yana salladı ve ceketinin iç cebinden kalın bir zarf çıkardı.
‘Bu sana bizzat holding patronumuz Orhan Bey’den geldi,’ dedi.
Zarfı alıp açtım. İçinden bir mektup ve bir anahtar düştü. Anlamamıştım. Mektubu okumaya başladım.
‘Sevgili Kemal. Ben Orhan. Senin o dev istasyon zincirinin sahibi olarak bildiğin adam. Ama senin karşılaştığın o çaresiz kadın, benim on yıl önce evlatlıktan reddettiğim, kibrim yüzünden sokaklara attığım öz kızım Elif’ti. Kötü bir evlilik yaptı, beş parasız kaldı.
Gururundan bana dönmedi yıllarca. O gece, torunumun hastalığına dayanamayıp nihayet bana gelmeye karar vermiş. Cebindeki son parayla yola çıkmış, ama kendi babasının istasyonunda parası çıkışmayınca çaresiz kalmış.
Eğer o gece sen o 120 lirayı vermeseydin, kızım insanlığa olan inancını tamamen yitirip geri dönecekti ve ben torunumu da kızımı da bir daha asla göremeyecektim. Senin sayende kızım eve, bana ulaştı.
Kibrimin ve hatalarımın cezasını bir pompacının altın kalbi ödedi. O anahtar, memleketin neresinde istersen orada yöneteceğin yeni bir istasyonun anahtarı. Seni Bölge Müdürü yaptım. Hesabına da oğlunun tüm eğitim masraflarını karşılayacak 2.000.000 TL yatırdım. Ailemi bana geri verdiğin için sana minnettarım.’
Ellerim titremeye başladı. Gözyaşlarım mektubun üzerine damlarken, Rıza Bey omuzuma dokunuyordu.
İnsanlık ölmemişti; ve o gece o iyiliği yaparken sadece bir aileyi değil, kendi hayatımı da kurtardığımı henüz yeni anlıyordum.
Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.