Benim adım Kemal. Kırk dokuz yaşındayım. Ümraniye taraflarında, her türlü insanın gelip geçtiği büyük bir akaryakıt istasyonunda pompacılıktan kasaya kadar her işe koşturan bir gece çalışanıyım. Dört yıl önce eşimi amansız bir hastalıktan kaybettikten sonra uyku bana haram olmuştu. Geceleri evdeki o sessizliğe dayanamadığım için hep gece vardiyasını istiyordum.
Bir yandan da oğlumun üniversite yurt parasını ve mutfak masraflarını karşılamak zorundaydım. 45.000 liralık maaşımın yarısı zaten ev kirasına, kalanı da oğlumun masraflarına gidiyordu.
O gece, Aralık ayının dondurucu soğuğunun camları titrettiği sıradan bir geceydi. Saat 23:45 civarıydı. Çay ocağının yanındaki radyoda eski bir türkü çalıyordu. İstasyonun kapısı gürültüyle açıldı ve içeriye rüzgarla birlikte bir kadın girdi.
Yüzüne vuran beyaz neon ışıkları, onun ne kadar bitkin olduğunu gizleyemiyordu. Üzerindeki kaban bir beden büyüktü ve eskimişti. Kucağında, battaniyeye sıkıca sarılmış bir bebek vardı. Çocuğun yanakları hastalıktan al al olmuştu. Kadının gözlerinde tarifsiz bir çöküntü, umutsuz bir boşluk vardı.
Reyonların arasında adeta bir hayalet gibi süzüldü. Raflardaki fiyat etiketlerine bakarken yüzünün nasıl düştüğünü buradan görebiliyordum. Birkaç dakika sonra kasaya yaklaştı. Elinde bir kutu süt, bir dilimlenmiş tost ekmeği ve ateş düşürücü şurup eşdeğeri bitkisel bir çay vardı.
Barkodları okuttum. ‘Hepsi 320 lira yapıyor hanımefendi,’ dedim.