Numarayı çevirdiğimde kalbim sanki boğazıma tırmanmıştı. Telefon çalarken parmaklarım titriyordu. Bir kadının hayatına, bilerek ve isteyerek dokunmadan önce onun sesini duymam gerektiğine kendimi inandırmıştım. Bu bir cesaret miydi, yoksa korkunun başka bir kılığı mı, hâlâ bilmiyorum.
“Efendim?” dedi karşıdan gelen ses.
Sesi yumuşaktı. Tahmin ettiğim gibi öfkeli ya da yorgun değil… Aksine, sakin. Belki de bu sakinlik beni asıl yaralayan şey oldu.
Bir an sustum. Yutkundum. Kim olduğumu söylemedim. Zaten söyleyemezdim.
“Şey… Eşiniz evde mi?” dedim, sesimi mümkün olduğunca sıradanlaştırarak.
“Hayır,” dedi. “Bir arkadaşına gidecekti. Bir işi vardı.”
Bir işi vardı…
Demek bana geliyordu.
İçimde bir şey koptu o anda. Kadınların bazen hiçbir şey bilmeden ne kadar çok şey taşıdığını düşündüm. O, muhtemelen mutfağında yarım kalmış bir çayın başında, eşinin dönüş saatini bile düşünmeden gününü tamamlıyordu. Bense onun bilmediği bir eşikte duruyordum.
“Peki,” dedim, “rahatsız ettim, kusura bakmayın.”
“Kiminle görüşüyordum?” diye sordu nazikçe.
Bir an düşündüm. Yalan söylemek kolaydı ama ben kolay olanı seçmedim.
“Kimse,” dedim. “Sadece… sesinizi duymam gerekiyordu.”
Telefonun ucunda kısa bir sessizlik oldu. Sonra hattın kapandığını duydum.
O an anladım: Bazı kapılar sessizce kapanır ama yankısı uzun sürer.
Telefonu elimde tutarak odada bir süre öylece durdum. Aynaya baktım. Üzerimdeki elbise hâlâ çok güzeldi. Ama artık bana ait değil gibiydi. Sanki biraz önce giydiğim cesaret, omuzlarımdan kayıp yere düşmüştü.