O zamanlar Ayşe Yılmaz, otuzlu yaşlarının başındaydı. Şehrin kenar mahallesinde, çalıştığı okulun yakınındaki küçük ve ortak kullanılan bir lojmanda tek başına yaşıyordu. Maaşı ancak temel ihtiyaçlarına yetiyordu; çoğu gün doğru düzgün yemek bile bulmakta zorlanıyordu—ama kalbi sevgiden hiç eksilmezdi.
Fırtınalı, yağmurlu bir öğleden sonra, yerel bir sağlık ocağının dışında, ince ve ıslanmış bir beze sarılı iki bebek buldu. Ağlamaktan sesleri kısılmıştı. Yanlarında buruşturulmuş bir not vardı:
“Lütfen onlara bakabilecek biri olsun. Ben bunu yapabilecek durumda değilim…”
Onları kucağına aldığında, hayatı o an geri dönüşsüz şekilde değişti.
Sabahları okulda ders veriyor, öğleden sonraları eve koşup basit bir çorba ya da lapa pişiriyor, çoğu zaman da hayatta kalabilmek için küçük ek işler yapıyordu. Elektriğin kesildiği gecelerde üçü birlikte gaz lambasının loş ışığında hem ısınıyor hem ders çalışıyordu.
Büyük ikiz Emir, matematikte iyiydi. Küçük kardeş Mert ise fiziği seviyordu ve sık sık sorardı:
“Öğretmenim, uçaklar nasıl uçabiliyor?”
Ayşe Yılmaz gülümser, saçlarını okşar ve şöyle derdi: DEVAMI DİĞER SAYFADA