O-lmek üzereyken bir restorana girdim.

Kaçı aralandı, İçeriden çıkan ışık gözumü aldı. Kapıyı açan, kırklı yaşlanında, sert bakışı ama yorgun bir adamdı
“Emir?” dedi
Başımı sallaclim
“Gel” dedi kısa bir emirle. “Ben Yusuf. Kemal Bey haber verdi
Içen girdim. Depo dediği yer, bir odanın içine dönüştürülmüştü. Bir köşede küçuk bir yatak, üzerinde temiz bir battaniye. Bir masanın üstünde su şişesi, iki dilim
ekmek, bir parça peynir. Duvara asılmış bir ceket. Sariki biri, “Burada kalabilirsin” demenin en sade hålini hazırlamıştı
“Bu gece burada yatacaksın” dedi Yusuf. “Yarın sabah saat yedide mutfakta olacaksın, iş var
“Is mi?” dedim
Yusuf beni baştan aşağı süzdü
Çalışmak istiyor musun istemiyor musun?” dedi. “İstemiyorsan kapı orada.
Sözleri sertti ama içi boş değildi. Sokalita nice “yardım” gördüm, çoğu merhamet değil, gösterişti. Yusuf unki ise… bir sistem gibiydi. Kurallan olan bir gerçeklik
“İstiyorum” dedim.
“Güzel” dedi, “O zaman uyu
O gece, yıllar sonra ilk kez korkmadan uyumaya çalıştım. Yine de uyku hemen gelmedi. Battaniyenin sıcaklığı, alışık olmadığım bir huzur gibi üzerime çoktu. Tam gözlerim kapanacakken, kapının önünde duran cekete ilişti gözüm, iç cebinde kuçuk bir kağıt vardı. İçimde bir dürtüyle kalktım, ceketle kağıdı aldım. Üzerinde
sadece şu yazıyordu:
“Insanı açlık değil görülmemek öldürür.”
Altında imza yoktu ama kimin yazdığı belliydi.
Ertesi sabah mutfağa girdiğimde her şey hızlıydı bıçak sesleri, tencere kapakları, yağın cızırtım… ve bağırmadan konuşmayı bilen bir duzen. Yusuf beni önce
bulapkhaneye verdi. Ellerim suyun içinde uyuştu ama umrumda değildi. Çunkü ilk kez bir yere “aitmişim gibi hissediyordum.
Günler geçti. Ben yıkadım, sildim, taydım. Sonra soğan dogramayı öğrendim. Bıçağı tutuşum düzeldi. Aşçıbaş bir gün omzuma vurdu: “Fena değilsin çocuk. O
cumle, okul diploması gibi geldi
Kemal Bey ara sıra mutfağa inerdi. Çok konuşmazdı. Sadece bakar, kontrol edet sonra giderdi. Ama her seferinde güzlerimin içine bakardı. O bakışta bir soru vardı
“Gidiyor musun, kalıyor musun?”
Ben kalıyordum,
Bir akşam servis bitmişti. Herkes dağılmıştı. Yusuf beni çağırdı. “Kernal Bey seni ofise istiyor.
Ofis, restoranın en arka tarafındaydı. Kapıyı çaldım. “Git” dedi.
Kernal Bey masanın başında oturuyordu. Önunde bir dosya vardı. Yanında iki fincan çay.
“Gel, otur” dedi.
Otururken ellerin terledi. Sanki bir suç işlemişim gibi
Dosyayı onumde açtı. İçinde bir kimlik başvurusu formu, bir kurs kayıt belgesi ve bir burns başvuru evrakı vardı
“Okula dönmek ister misin?” dedi
Bir anı, kulaklarım uğuldadı. Ben okulu çoktan bir ihtimal olmaktan çıkarmıştım. Sokak, insanın geleceğini kemiriyordu. Ama o dosya “Gelecek” kelimesinin somut
“Isterim” dedim. Sesim titredi. “Ama… ben yapabilir miyim?”
haliy
Kernal Bey çayından bir yudum aldı. Sonra masasının çekmecesini açtı. İçinden eski, atışmış bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafta on altı on yedi yaşlannda bir çocuk
vardę zayıf, gözleri büyuk, bakışı tanıdık
“Bu sensin” dedi
Şaşırdım Hayır… bu
“Benim” dedi. “Benim fotoğrafım.”
Reklamlar