Kendi öz evladım gibi büyüttüğüm küçük kız hakkında her şeyi bildiğimi sanıyordum. Ancak düğün gecesinde, kalabalığın arasından çıkan bir yabancı, inandığım her şeyi sarsabilecek bir sırla çıkageldi. Benim adım Kenan. 55 yaşındayım ve 30 yılı aşkın bir süre önce, tek bir gecede eşimi ve küçük kızımı kaybederek tüm dünyamın başıma yıkılışını izledim. Bir trafik kazasıydı; ardından gelen bir telefon görüşmesi... Hattın ucundaki nazik ama soğuk bir ses, bir kaza olduğunu söyledi ve sonra ikisi de gidiverdi. Eşim Meryem ve altı yaşındaki kızımız Elif. Mutfağımda dikilip ahizeyi elimde tuttuğumu, boşluğa bakakaldığımı hatırlıyorum. Sessizliği duyabiliyordum; sadece uykularımda değil, düşüncelerimin arasındaki o her boşlukta. Yıllarca gerçekten yaşamak yerine sadece sürüklendim. Kalktım, işe gittim, eve döndüm ve televizyon karşısında tadını bile almadığım dondurulmuş yemekleri ısıtıp yedim. Arkadaşlarım halimi vaktimi sormaya çalıştı, kız kardeşim her pazar aradı ama hiçbiri kar etmedi. Ev hâlâ boştu. Elif’in resimlerini, sararana kadar buzdolabının üzerinde tuttum; boş günleri kırık bir kalple geçirdim. Onları çöpe atmaya elim bir türlü varmadı. Bir daha baba olabileceğimi hiç düşünmemiştim. İçimdeki o parça gömülüp gitmişti. Bunu bir kez yapmıştım ve onları korumayı başaramamıştım. Ama hayattan hiçbir beklentiniz kalmadığında, hayat size garip oyunlar oynuyor. Yıllar sonra yağmurlu bir öğleden sonra, bir çocuk esirgeme kurumunun otoparkına girdim. Kendi kendime sadece merak ettiğimi, herhangi bir söz vermediğimi, gidenlerin yerine birini aramadığımı söyleyip durdum. Ama içimdeki bir şey —belki de eski halimden bir fısıltı— ne aradığımdan emin olmasam da hâlâ bir fark yaratıpyaratamayacağımı görmek istedi. Yetimhanenin içi çamaşır suyu ve pastel boya kokuyordu. Bir koridordan kahkahalar yükseliyor, kapalı bir kapının arkasında ise ağlama krizine giren bir çocuğun sakinleştirildiğini duyuyordum. Derya adında bir görevliyle tanıştım, bana temel bilgileri anlattı. Sabırlı ve dürüst bir kadındı, hiçbir şeyi süsleyip püslemeden anlattı. Sonra küçük bir oyun alanına bakan geniş bir pencerenin önünden geçtik ve onu gördüm. Tekerlekli sandalyesinde sessizce oturuyordu. Saçları düzgün bir at kuyruğu yapılmıştı ve kucağında bir defter tutuyordu. Diğer çocuklar etrafta koşuşturup birbirlerini kovalarken, o sadece onları izliyordu. Yüzü sakindi; kendi yaşındaki biri için fazla sakindi. Bakışlarımın nereye daldığını gören Derya, yanımda kısık sesle, "Bu Leyla," dedi. "Beş yaşında ve bir süredir burada." "Neden tekerlekli sandalyede?" "Trafik kazası. Babası kazada ölmüş. Omuriliği zarar görmüş; tam olmayan bir hasar. Terapiyle iyileşebilir ama yol uzun." "Ya annesi?" "Kısa süre sonra velayet haklarından feragat etmiş. Tıbbi ihtiyaçlarla veya bu acıyla başa çıkamayacağını söylemiş." Bir şeyler yerine oturdu. Tekrar Leyla’ya baktım. Sanki onun hakkında konuştuğumuzu hissetmiş gibi başını çevirdi ve doğrudan bana baktı. Gözlerimiz birleşti. Ne irkildi ne de gözlerini kaçırdı. Sadece öylece oturdu; birinin bir kapıyı izlediği gibi, diğerleri gibi açılıp tekrar yüzüne kapanıp kapanmayacağını merak ederek beni izledi. İçimde bir şeyler koptu. Karşımda bir teşhis ya da bir yük görmedim. Geride bırakılmış ve hâlâ kendisini bırakmayacak birini sessizce bekleyen bir çocuk gördüm. Küçük Leyla’nın yüz hatları bile vefat eden kızımı andırıyordu. Derya, kimsenin onu evlat edinmek istemediğini açıkladı. Kalbim sıkıştı ve anında aramızda bir bağ kuruldu. Evlat edinmek istediğim, sevgimi vermek istediğim ve buna gerçekten