Kocamın Mezarına Gizlice Bırakılan Beyaz Gülün Peşine Düştüm

Adım Selma. Kocam Tarık'ı tam on ay önce, aniden geçirdiği bir trafik kazasında kaybettim. Yirmi yıllık evliliğimiz boyunca birbirimize her zaman derin bir sevgiyle bağlı olduğumuzu sanırdım. Onun ölümüyle dünyam başıma yıkıldığında, beni ayakta tutan tek kişi çocukluk arkadaşım, kız kardeşim bildiğim Banu olmuştu. Banu'yla lise yıllarından beri ayrılmazdık. Üniversiteyi beraber okuduk, ilk sırlarımızı birbirimize anlattık, hatta yıllar önce gelinliğimi bile o kendi elleriyle seçmişti. Cenazede kollarıma girip benimle birlikte hıçkırarak ağlamış, günlerce evimden ayrılmamış, acımı kendi acısıymış gibi paylaşmıştı.

Tarık’ın vefatından birkaç hafta sonra tuhaf bir şey olmaya başladı. Kocamın mezarını ne zaman ziyarete gitsem, mermerin üzerinde her zaman tek bir beyaz gül buluyordum. Üzerinde hiçbir not yoktu, sadece kusursuz, taze bir beyaz gül. Başlangıçta bunun Tarık’ın eski bir öğrencisi veya iş arkadaşı tarafından bırakıldığını düşündüm. Ancak haftalar ayları kovaladı ve o beyaz gül her Cuma sabahı, sanki görünmez bir elin ritüeliymiş gibi o mezarın üzerinde belirmeye devam etti. İçimde yavaş yavaş büyüyen bir şüphe, beynimi kemiren bir merak oluştu. Kimdi bu gizemli ziyaretçi?

Bir Perşembe gecesi sabaha kadar hiç uyumadım. Kararımı vermiştim; o gülü kimin bıraktığını kendi gözlerimle görecektim. Cuma sabahı güneş henüz doğmadan, sabahın o dondurucu ayazında mezarlığa gittim. Tarık’ın mezarını net bir şekilde gören, kalın gövdeli yaşlı bir selvi ağacının arkasına gizlendim. Mezarlığın ürpertici, sisli sessizliğinde sadece kendi hızlı kalp atışlarımı duyuyordum.

Saat yediye yaklaşırken, sislerin içinden yavaşça ilerleyen bir silüet belirdi. Siyah, uzun bir kaban giymiş, başını koyu renk bir şalla örtmüştü. Adımları o kadar tanıdıktı ki, kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. Titreyen elleriyle paltosunun cebinden o tanıdık, tek beyaz gülü çıkardı. Usulca Tarık’ın mezarına yaklaştı, gülü başucuna bıraktı ve aniden dizlerinin üzerine çökerek mermer taşa sarıldı.

Başındaki şal geriye doğru kaydığında, gördüğüm yüz karşısında ayaklarım yere çivilendi. Nefesim boğazımda düğümlendi.

Bu kişi, yirmi yıllık en yakın dostum, can yoldaşım Banu'ydu!

"Neden?" diye hıçkırıyordu Banu, sesi sabahın sessizliğinde acı bir feryat gibi yankılanıyordu. "Neden beni bırakıp gittin Tarık? Hani o gün her şeyi arkamızda bırakıp gidecektik? Selma'ya gerçeği söyleyecektin, biletlerimiz bile hazırdı... O lanet olası kazada neden ben de senin yanında değildim? Sensiz nefes alamıyorum sevgilim..."

Duyduklarım beynimde art arda patlayan şarapneller gibiydi. Dünya etrafımda fırıldak gibi dönmeye başladı. Kocamın bana ihanet etmesi, yıllarca beni ayakta uyutması elbette ki kalbime saplanan zehirli bir bıçaktı. Ama asıl yıkım, asıl nefesimi kesen ve beni paramparça eden şey bu ihanetin kiminle yapıldığıydı. O kaza günü Tarık iş seyahatine değil, Banu ile kaçıp yeni bir hayat kurmaya gidiyormuş!

Artık saklandığım yerde kalamadım. Kurumuş yaprakların üzerinde hışırdayan adımlarla ona doğru yürüdüm. "Banu..." diye fısıldadım buz gibi bir sesle devamı icin sonraki syfaya gecinz...

Reklamlar