Kocam vefat etti ve beni altı çocukla yalnız bıraktı

İşte o an çarptı bana.

Kocamı aslında hiç tanımamıştım.

Yere çöktüm, mektubu sıkıca tutarak.

“Allah’ım Murat… Ne yaptın?”

Aşağıda çocuklar çizgi film izliyordu. Annelerinin dağıldığını duymamalılardı.

Mektubu tekrar, daha dikkatli okudum.

Bir itiraf yoktu — sadece yönlendirmeler.

Son satırda şunu yazmıştı:
“Devamını öğrenmek istersen küçük anahtarı kullan. İlk cevap tavan arasında. Lütfen orada durma.”

Hepsi buydu.

Ne yaptığını söylememişti.

Ortaya çıkarmayı bana bırakmıştı.

Anahtarlara baktım — biri büyük, biri küçük.

“Bunu planladın,” diye fısıldadım. “Bulacağımı biliyordun.”

Neredeyse yukarı çıkmayacaktım.

Ama görmezden gelirsem bir daha asla uyuyamazdım.

Salondan geçerken Kerem başını kaldırdı.

“Anne? Neden bağırıyordun?”

“Bir şey düşürdüm,” dedim hızlıca. “Kardeşlerinle kal.”

Tavan arası merdiveni gıcırdayarak aşağı indi.

Murat, kendini son güçlü hissettiği ayda tavan arasını düzenlemişti. Şimdi ne sakladığını merak ediyordum.

Yaklaşık bir saat aradım. En arka duvara ulaştım.

Yıllardır açmadığım sedir ağacından yapılmış bir sandık vardı.

Küçük anahtar uydu.

Çevirdim.

İçinde iple bağlanmış mektup demetleri, banka dekontları ve özenle kâğıda sarılmış bir şey vardı.

Ellerim titreyerek açtım.

Yeni doğmuş bir bebeğe ait hastane bilekliği.

Pembe.

Üzerindeki tarih dizlerimin titremesine neden oldu.

Sekiz yıl öncesine aitti — Murat’la en büyük kavgalarımızdan birinden sonra üç ay ayrı kaldığımız döneme.

“Hayır…” diye fısıldadım.

İsme baktım.

Azra.

Boğazım düğümlendi. Mektuplara uzandım.

İlk açtığım zarf Murat’ın el yazısıyla değildi.

“Murat,

Böyle yarım yamalak devam edemem. Azra büyüyor. Neden kalmadığını soruyor. Ona ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Seçim yapmalısın. Beni tek başıma bırakıp ‘gerçek hayatına’ dönme.

C.”

Bir tane daha açtım.

“Murat,

Herkesi koruduğunu sanıyorsun ama bizi incitiyorsun. Beni sevseydin geri dönmezdin. Onu bırak. Bizimle ol. Azra bunu hak ediyor.”

Gözyaşlarım görüşümü bulandırdı.

Sandığın içinde Murat’ın el yazısıyla yazılmış bir mektup buldum. Kadının adı Ceren’di.

Bizden ayrılmayacağını, bizi sevdiğini yazmıştı. Azra’yı önemsediğini ama Ceren’e istediği hayatı veremeyeceğini söylüyordu. Maddi destek sağlamaya devam edecekti.

Mektubu göğsüme bastırdım.

Bizi terk etmemişti.

Ama her gün bir yalanla yaşamıştı.

Altında düzenli aylık para transferlerini gösteren banka dökümleri vardı. Yıllardır.

Nefesim kesildi.

Sonra, Kerem’in yatağında bulduğum zarfa benzeyen bir zarf daha gördüm.

“Ayşe,

Bunun geçici olduğunu söyledim kendime. Sen hiç öğrenmeden düzeltebileceğimi sandım.

Yanılmışım.

Azra benim hatam yüzünden dünyaya gelmedi. Onu ortada bırakamam.

Büyük anahtar bankadaki kiralık kasaya ait. Aile yadigârları var. İstersen sakla, istersen sat.

Affını hak etmiyorum biliyorum ama merhametini istiyorum. Lütfen onunla tanış. Yapabiliyorsan ona yardım et. Kendi başıma düzeltemeyeceğim son şey bu.”

Yılbaşı süslerinin bulunduğu kutunun üzerine oturdum ve tavandaki ahşap kirişlere baktım.

Murat gerçeği cesaretinden değil, ölmek üzere olduğu için söylemişti. Bir sonraki ödemeyi yapamayacağını biliyordu. Para kesildiğinde sır kendiliğinden ortaya çıkacaktı.

Yasın içine daha keskin bir şey karıştı.

“Bunu bana bırakamazsın!” diye bağırdım tozlu havaya. “Ölüp ardında çözmem için bilmeceler bırakamazsın!”

Aşağıdan tahta gıcırdadı.

“Anne?” diye seslendi Kerem.

“İyiyim canım!” dedim — bir yalan daha.

Kâğıtları toplayıp aşağı indim. Yatakta hepsini yaydım. Ceren’in mektuplarından birinde adres vardı.

Ihlamur Sokak.

Şehir yazmıyordu. Gerek de yoktu. Bizim yaşadığımız yerdi — arabayla yirmi dakika.

Belgeleri komodine koydum.

Beklersem vazgeçebilirdim.

Yan komşum Zeynep’e gidip çocuklara biraz bakıp bakamayacağını sordum. Ev hanımıydı, on bir yaşında bir oğlu vardı ve çocukları severdi. Memnuniyetle kabul etti.

Kerem kapıda bana baktı ama içeri girdi.

Arabaya bindim.

Ihlamur Sokak’a gidiş gerçek dışı gibiydi.

Ya kapıyı açmazsa?
Ya Murat’ın öldüğünü bilmiyorsa?
Ya benden nefret ediyorsa?

Mavi panjurlu mütevazı bir evin önünde durdum.

Kapıyı çaldım.

Ayak sesleri yaklaştı.

Kapı açıldığında nefesim kesildi.

Ceren.

Yabancı değildi. Yıllar önce üç ev ötede oturan kadındı. Elif doğduğunda muzlu kek getiren kişi.

Beni görünce yüzündeki renk soldu.

“Ayşe…” dedi.

Arkasından küçük bir kız çocuğu baktı.

Koyu saçlı. Murat’ın gözleri.

Dizlerim titredi.

“Sen…” diyebildim.

Ceren’in gözleri doldu. “Murat nerede?”

“Vefat etti,” dedim. “Ve çözmem için bana bir şey bıraktı.”

“Ben ailenizi yıkmak istemedim,” dedi titreyerek.

“Ondan bizi bırakmasını istedin.”

“Evet. Onu seviyordum.”

“O seni aynı şekilde sevmiyordu,” dedim sakin ama ağır bir sesle.

Gerçek, bahaneden daha ağırdı.

“Ölmek üzere olduğunu biliyordu,” dedim. “O yüzden söyledi. Kızının desteksiz kalmasını istemedi.”

Ceren başını salladı. “Geçen ay para gelmedi. Bir şey olduğunu anladım.”

“Ödemeler devam edecek,” dedim gözlerinin içine bakarak. “Ama bu bizi bir aile yapmaz.”

Şaşkınlık yüzünde belirdi.

“Öfkeliyim,” dedim. “Bu öfke ne kadar sürer bilmiyorum. Ama Azra bunların hiçbirini seçmedi. Ve şimdi…”

Durup nefes aldım.

“Şimdi kim olacağıma ben karar vereceğim.”

Kendi sözlerime ben bile şaşırdım.

O akşam eve dönerken dünya tuhaf bir şekilde sakindi.

Murat’ın ölümünden beri ilk kez, her şeyin sadece başıma gelmediğini hissettim.

Bundan sonra ne olacağına karar verecek olan bendim.
Reklamlar