Kocam öldü ve beni altı çocukla yalnız bıraktı. On altı yıllık evliliğimiz boyunca Murat’ı dürüst, şefkatli ve ailesine düşkün bir adam olarak tanımıştım. O, çocuklarla yerde oturup saatlerce oyun oynayan, bayram sabahları herkesten önce kalkıp mutfakta telaşla hazırlık yapan, evin neşesi bir babaydı. İki yıl önce kanser teşhisi konduğunda dünyamız başımıza yıkıldı ama o son ana kadar güçlü durdu. Hastane odasında bile çocuklara masal anlatacak gücü kendinde bulurdu. Onu kaybettiğimiz gün, sanki hayatın rengi tamamen silindi.
Cenazeden sonraki günler sisli gibiydi. Ev kalabalıktı ama içim bomboştu. Çocuklarım için ayakta kalmalıydım. En büyük kızım bana yardım etmeye çalışıyor, küçükler babalarının yokluğunu tam anlamıyla kavrayamıyordu. On yaşındaki oğlum Emre ise içine kapanmıştı.
Bir akşam yanıma gelip sırtının ağrıdığını söyledi. Önce futbol antrenmanında incittiğini düşündüm. Ertesi gün yatağında uyuyamadığını söyleyince yatağı kontrol etmeye karar verdim. Yatağı ters çevirdiğimde fark ettiğim o ince dikişler hayatımı ikinci kez altüst etti. Kumaşı yırttığımda içinden çıkan küçük metal kutu, kalbimi yerinden sökecek gibiydi.
Kutunun içinden çıkan belgeler ve anahtarlar kadar Murat’ın mektubu da ağırdı.
“Ben sandığın kişi değilim,” diye başlıyordu.
Devamında yazanlar kanımı dondurdu. Murat, gençliğinde büyük bir mali usulsüzlüğe karıştığını, o dönem çalıştığı şirkette üst düzey yöneticilerin yasa dışı para transferlerini ortaya çıkardığını yazıyordu. Ancak bunu polise bildirmek yerine, korkmuş ve susmuştu. Daha da kötüsü, o sistemin bir parçası gibi görünerek bazı belgeleri imzalamıştı. Yıllar sonra o şirket batmış, dosya kapanmıştı. Ama Murat’a göre kapanmamıştı.
Mektubun devamında, “Hastalığım ilerlediğinde geçmişim beni buldu,” diyordu. “Benden o eski belgeleri saklamamı ve sessiz kalmamı isteyen biri tekrar ortaya çıktı. Kabul etmedim. Eğer bu kutuyu bulduysan, demek ki başaramadım.”
Ellerim buz kesmişti. Belgeleri tek tek inceledim. Banka dekontları, gizli sözleşmeler, bazı isimlerin yazılı olduğu listeler… Ve bir adres.
O gece uyuyamadım. Evde dolaşan her çıtırtı beni irkiltiyordu. Murat’ın ölümünün gerçekten hastalıktan mı olduğunu, yoksa… düşünmek bile istemiyordum.
Ertesi gün çocukları okula gönderdikten sonra kutudaki anahtarlardan birini denemeye karar verdim. Belgelerde yazan adrese gittim. Şehrin eski bir semtinde, yarı terk edilmiş görünen küçük bir depo binasıydı. İçeri girdiğimde kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.
Anahtar kilide uydu.
Kapıyı açtığımda içeride eski dosyalarla dolu raflar ve metal bir dolap gördüm. Dolabı açtığımda Murat’ın el yazısıyla işaretlenmiş klasörler vardı. Hepsinin üzerinde aynı kelime yazıyordu: “Gerçek”.
Dosyaları karıştırırken arkamdan bir ses duydum.
“Oraya gelmemen gerekiyordu.”
Donup kaldım. Yavaşça arkamı döndüm. Orta yaşlı, takım elbiseli bir adam kapının önünde duruyordu. Yüzünde soğuk bir ifade vardı.
“Murat’ın eşi olmalısın,” dedi. “O, susması gerektiğini anlamadı.”
“Onu siz mi öldürdünüz?” diye haykırdım.
Adam hafifçe gülümsedi. “Kanserini biz yapmadık. Ama tedavi sürecinde bazı şeyleri hızlandırmak zor olmadı.”
Dünyam başıma yıkıldı. Öfke, korku ve çaresizlik aynı anda içime doldu. Ama o an bir şeyi fark ettim: Depoya gelmeden önce belgelerin fotoğraflarını çekmiş, bir arkadaşım olan gazeteciye göndermiştim. Konumumu da paylaşmıştım.
“Geç kaldınız,” dedim titrek ama kararlı bir sesle. “Her şey çoktan birilerine ulaştı.”
Adamın yüzündeki ifade değişti. Tam o sırada dışarıdan siren sesleri duyuldu. Polis araçlarının ışıkları camdan içeri yansıyordu. Adam hızla arka kapıya yöneldi ama polisler çoktan içeri girmişti… Haberin devamını okumak için sonraki sayfaya geçiniz…