Ben senin çocuğunun annesiyim. Ama senin oyuncağın değilim.”
Ahmet o gün evden ayrıldı.
Bir daha da dönmedi.
Şule ise gitmedi.
Aylar geçti.
Aynı evde iki kadın ve bir çocuk olarak yaşamaya devam ettik. Ama artık aramızda “kuma” diye bir kelime yoktu.
Bir gün Şule bana çay uzatırken gülümsedi.
“Hayatımın en büyük kötülüğünün beni seninle tanıştıracağını söyleseler inanmazdım.”
Ben de bebeği kucağıma alıp alnından öptüm.
“Bazen insanın karşısına düşman diye çıkarılan kişi, aslında en zor gününde yanında duran tek insan olur.”Ahmet bizi birbirimize düşürerek kazanacağını sanmıştı.
Oysa kaybettiği şey sadece bir evlilik değildi.
İki kadının birbirine düşman olacağına güvenerek kurduğu bütün düzen, dayanışmamız karşısında yıkılmıştı.
Ve ben yıllar sonra ilk kez şunu anlamıştım:
Bir kadının değerini, bir erkeğin ona biçtiği yer değil; kendi ayakları üzerinde durduğu hayat belirler.
O evde artık kimse kimsenin “kuması” değildi.
Biz sadece aynı adam tarafından yaralanmış, ama sonunda birbirimizi iyileştirmeyi seçmiş iki kadındık.