İki yıl önce dünyam başıma yıkıldı.

“Acil olarak yerleştirilmeleri gereken dört kardeş. Yaşları üç, beş, yedi ve dokuz. Anne ve babaları vefat etti. Dördüne birden bakabilecek geniş aile üyesi yok. Bir yuva bulunamazsa büyük ihtimalle ayrı ailelere yerleştirilecekler. Onları birlikte tutabilecek birini acilen arıyoruz.”

“Büyük ihtimalle ayrılacaklar.”

Bu cümle beni adeta yumruk gibi vurdu.

Fotoğrafı büyüttüm.

En büyük erkek çocuğu, yanındaki kızın omzuna koruyucu bir şekilde kolunu dolamıştı. Küçük erkek çocuk, sanki fotoğraf çekilirken yerinde duramamış gibi hareket hâlindeydi. En küçük kız ise peluş ayısını sıkıca tutmuş, ağabeyine iyice sokulmuştu.

Umutlu görünmüyorlardı.

Sanki darbeye hazır bekliyorlardı.

Yorumlara baktım.

“Çok yürek burkan.”

“Paylaşıldı.”

“Onlar için dua ediyorum.”

Ama tek bir kişi bile “Biz alırız.” yazmamıştı.

Telefonu bıraktım.

Sonra tekrar elime aldım.

Bir hastaneden yanında kimse olmadan çıkmanın ne demek olduğunu biliyordum.

O çocuklar zaten anne babalarını toprağa vermişti.

Şimdi plan, onları da birbirinden ayırmaktı.

O gece neredeyse hiç uyumadım. Gözlerimi her kapattığımda, bir ofiste parmaklarını kenetlemiş dört çocuğun, hangisinin götürüleceğini beklediğini hayal ettim.

Sabah olduğunda ilan hâlâ duruyordu. Altında bir telefon numarası vardı. Kendimi vazgeçirmeye fırsat bulamadan aradım.

“Çocuk Hizmetleri, ben Zeynep,” dedi telefondaki kadın.

“Merhaba,” dedim. “Benim adım Murat Yılmaz. Dört kardeşle ilgili ilanı gördüm. Hâlâ… bir yuvaya ihtiyaçları var mı?”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Evet,” dedi. “Var.”

“Gelip onlar hakkında konuşabilir miyim?”

Biraz şaşırmış gibiydi. “Elbette. Bu öğleden sonra görüşebiliriz.”

Arabayı sürerken kendi kendime sürekli, “Sadece bilgi alıyorsun,” diyordum.

Ama içten içe bunun doğru olmadığını biliyordum.

Ofisinde Zeynep önüme bir dosya koydu.

“İyi çocuklar,” dedi. “Çok şey yaşadılar.” Dosyayı açtı. “Emir dokuz yaşında. Elif yedi yaşında. Can beş yaşında. Zeynep üç yaşında.”

İsimleri içimden tekrar ettim.

“Anne babaları bir trafik kazasında hayatını kaybetti,” diye devam etti. “Dördünü birden alabilecek bir akraba çıkmadı. Şu anda geçici bakım altındalar.”

“Peki kimse dördünü birden almazsa ne olacak?” diye sordum.

Derin bir nefes verdi. “O zaman ayrı ayrı yerleştirilecekler. Çoğu aile aynı anda bu kadar çocuğu alamıyor.”

“Bu sizin istediğiniz şey mi?”

“Bu sistemin izin verdiği şey,” dedi. “İdeal değil.”

Gözlerimi dosyadan ayırmadım.

“Dördünü de alırım,” dedim.

“Dördünü de mi?” diye tekrarladı Zeynep.

“Evet. Dördünü de. Sürecin olduğunu biliyorum. Yarın teslim edin demiyorum. Ama ayırma sebebiniz sadece kimsenin dört çocuğu istememesi ise… ben istiyorum.”

Gözlerimin içine baktı. “Neden?”

“Çünkü zaten anne babalarını kaybettiler. Bir de birbirlerini kaybetmemeliler.”

Bu cevap aylar süren değerlendirmelere ve bitmeyen evrak işlerine yol açtı.

Görüşmek zorunda olduğum bir danışman, “Yas sürecinizi nasıl yönetiyorsunuz?” diye sordu.

“Pek iyi değil,” dedim. “Ama hâlâ ayaktayım.”

Onları ilk kez yüz yüze gördüğümde, floresan ışıklı, sandalyeleri uyumsuz bir görüşme odasındaydık. Dördü tek bir kanepeye sıkışmış, omuz omuza oturuyordu.
Reklamlar