Kapağın altından çıkan ilk şey, sararmış ve kenarları kıvrılmış vesikalık bir fotoğraftı. Genç bir kadın, kucağında henüz birkaç haftalık bir bebekle gülümsüyordu. Kadın, benim annemdi. Kucağındaki bebek ise bendim.Fotoğrafın arkasına kurşun kalemle eğri büğrü biryazıyla şu not düşülmüştü: “Hayatımın en büyük hatasını yaptığım gün. Onları korumak için gitmek zorundaydım ama bu kendime verdiğim en ağır cezaydı.”
Kutunun içinde fotoğraftan başka, deri kaplı kalın bir defter ve alt kısımdaki kadife bölmeye yerleştirilmiş eski bir tapu senetleriyle dolu bir zarf vardı. Ellerim zangır zangır titreyerek defterin ilk sayfasını açtım. Mürekkebin kokusu, sanki Necati’nin o huzurevi odasındaki kokusuyla aynıydı. Defferin ilk satırları yirmi yıl öncesine, benim doğduğum yıla aitti.Necati, o dönemde genç bir mimarmış. Annemle büyük bir aşkla evlenmişler. Ancak Necati’nin o yıllardaki iş ortağı, yasa dışı işlere bulaşmış ve büyük bir mali kriz yaratmış. Ortak, tüm suçu Necati’nin üzerine yıkmakla kalmamış; tehditlerle, şantajlarla annemi ve beni hedef almış. Necati, adalet mekanizmalarının yavaş işlediği o dönemde, bizi korumanın tek yolunun hayatımızdan tamamen çıkmak olduğuna karar vermiş. Anneme, onu bir daha asla aramayacağına ve izini ettirmeyeceğine dair acı bir veda mektubu bırakıp şehirden, hatta kimliğinden vazgeçerek uzaklaşmış.