Peşinatı benim size düğün hediyem olacaktı." İçecek masasının yanındaki bir kadın fısıldadı: "Aman Allah’ım." Devam ettim. Sesim önce titredi, sonra kararlı bir hal aldı. "On dokuz yıl boyunca yer sildim. Çift vardiya çalıştım. Tatillerden vazgeçtim. Ayakkabılarımın tabanı delinene kadar giydim. Biriktirebildiğim her kuruşu bir kenara koydum. Alkışlanmak için değil; oğlum evlilik hayatına borçsuz ve huzurlu başlasın diye." Esra sanki artık Türkçe anlamıyormuş gibi bana bakıyordu. Avucumu anahtarın etrafında sıktım. "Ama hediyeler, kadrini kıymetini bilenlere verilir," dedim. Sonra ceketimi aldım. Arkamda birilerinin huzursuzca kıpırdandığını duyarak dışarı çıktım. Arabaya varana kadar ağlamadım. Ama sonra... Öyle sıradan gözyaşları değil. Göğsünün sıkıştığı cinsten bir ağlama krizine girdim.Direksiyonu sıkıca tutup yüksek sesle kendi kendime, "O kız için yıkılmayacaksın. Asla," dedim. Eve sürdüm. Üstümü değiştirdim. Rujumu sildim. Tam bir çorba ısıtmaya başlamıştım ki Deniz aradı. Sesi gergindi. "Anne, ne oldu?" "Esra beni yirmi kişinin önünde aşağıladı." Derin bir nefes verdi. "Bana bir yanlış anlaşılma olduğunu söyledi." "Yanlış anlaşılma mı?" "Şaka yaptığını, senin ise para hakkında büyük bir konuşma yapıp fırtına gibi dışarı çıktığını söyledi." "Deniz," dedim çok kısık bir sesle, "sana elime bir paspas tutuşturup, temizliğe alışkın olduğum için yemeğimi hak etmem gerektiğini söylediğini anlattı mı?" "Bu kısmı anlattı mı?" Sessizlik. Sonra, "Ne?" dedi devamı sonraki sayfada..
Fotoğrafa dokunarak ilerleyin devamı sonraki sayfada...Sana misafirlerin önünde beni küçük düşürmek için bunu önceden ayarladığını söyledi mi?" Yine bir sessizlik. Hemen cevap vermedi. Sonra, "Anne... Gerçekten öyle mi demek istemiş, emin misin?" dedi. Bu canımı yaktı. Bu tek cümle, Esra’nın yaptıklarından daha çok acıttı. Gözlerimi kapattım. "Şaka ile aşağılama arasındaki farkı bilecek yaştayım." Hemen cevap vermedi. Sonra, "Onunla bir konuşayım," dedi. "Konuş bakalım," dedim. Ertesi sabah havluları katlarken kapım yumruklandı. İçeri davet edilmeyi beklemeden daldı. Gelen Esra’ydı. Ne pembe elbise vardı, ne yumuşak bir ses, ne de gülümseme. Sadece öfke. "Nasıl bir oyun oynadığını bilmem gerekiyor," dedi. Ona hayretle baktım. "Anlamadım?" Kollarını kavuşturdu. "Beni mahsus rezil ettin." Neredeyse gülecektim. "Ben mi seni rezil ettim?" "Evet. Herkesin önünde ev meselesini açıp sonra geri çekmek çok acımasızcaydı."