kabullenişiydi. Hakan son birkaç aydır "mesailer", "yeni projeler" ve "yetişmeyen işler" arasında kaybolmuştu. Eve geldiğinde bedenen orada olsa da zihni hep başka bir yerde, uzaklardaydı. Telefonu parmak iziyle açılmasın diye masaya hep ekranı kapalı koyuyor, her bildirim sesinde hafifçe irkiliyordu.
Ertesi sabah Merve hiçbir şey söylemedi. Hakan kahvaltısını alelacele yapıp "Yine yoğun bir gün" diyerek evden çıkarken, Merve onun gözlerinin içine baktı. Hakan bakışlarını kaçırdı.Akşam Hakan eve döndüğünde salonda bir sessizlik vardı. Merve masanın üzerinde duran iki çay fincanının yanında sakince oturuyordu. Hakan çantasını bırakıp "Çok yorgunum hayatım" diyerek koltuğa geçecekti ki Merve konuştu:
"Kahvenizi beğendiniz mi?"
Hakan duraksadı. "Ne kahvesi?"
"Bugün Nişantaşı'ndaki kafede Buse ile içtiğiniz kahve," dedi Merve. Sesi bağırmıyordu, ama içinde batan bir geminin ağırlığı vardı. "Ve dün gece telefonuna gelen mesaj..."