İdil ona masal okuyordu.
Nehir battaniyesini düzeltiyordu.
Lalin oyuncak trenini beşiğin yanına koymuştu.
Duru ise küçük kardeşinin elini tutuyordu.
Barlas kapının yanında onları izliyordu.
Sonra yanıma geldi.
“Biliyor musun?” dedi.
“Ne?”
“Ben yıllarca bir oğlum olsun diye uğraştım.”
“Biliyorum.”
“Meğer ihtiyacım olan şey bir oğul değilmiş.”
Ona baktım.
“Ne gerekiyormuş?”
Barlas kızlarımıza, sonra Aras’a baktı.
“Onlara sahip olduğumu fark etmek.”
Elimi tuttu.
“Ve seni kaybetmeden bunun değerini anlamak.”
O an yıllardır içimde taşıdığım o ağır duygunun biraz olsun hafiflediğini hissettim.
Çünkü Aras’ın doğduğu gün bize sadece bir oğul vermemişti hayat.
Bize başka bir şey daha vermişti.
Bir gerçeği.
Aile, insanın hayal ettiği şekle ulaştığında değil, elindekilerin değerini gerçekten anladığında tamamlanıyordu.
Ve o gün Barlas sonunda bunu öğrenmişti.
Aras ise büyüdükçe, babasının yıllarca uğruna beklediği “oğul” olmaktan çok daha fazlası oldu.
O, dört kız kardeşinin küçük kardeşi, benim hayatımın en büyük mucizesi ve Barlas’ın yıllar sonra anladığı en önemli ders oldu.
Çünkü bazı insanlar mutluluğu yıllarca uzakta arar.
Oysa bazen mutluluk, başından beri yanı başınızda bekliyordur.
Sadece onu fark edecek kadar durmanız gerekir.