Selin, “Bora, aşağıda gerçekten öldü mü? Emin misin?” diye sordu.
Bora’nın cevabı kanımı dondurdu: “500 milyon lira için ölse iyi olur.”
Bu bir kaza değildi; ince ince planlanmış bir cinayetti. Bizi ölüme terk edip gittiler. Tipinin ortasında saatler boyunca bilincimi kaybetmemek için büyük bir mücadele verdim. Bebeğimin karnımda hafifçe kımıldadığını hissettiğim an, teslim olmaktan vazgeçtim. Yaşayacaktım.
Tam o sırada, yoğun kar yağışının arasından güçlü bir ışık huzmesi süzüldü. Arama kurtarma helikopteri tam üzerimde duruyordu. Özel eğitimli bir kurtarma görevlisi olan Serkan, halatla dar kaya çıkıntısına indi ve donmak üzere olan bedenime ulaştı.Kurtarma ekibi beni ve bebeğimi zamanında hastaneye yetiştirdi. Doğum mucizevi bir şekilde gerçekleşti; oğlum Umut hayata gözlerini açtı.İki hafta sonra, şehirdeki gösterişli bir salonda benim için bir anma töreni düzenleniyordu. Arama kurtarma ekiplerinin çığ tehlikesi nedeniyle aramayı durdurduğunu duyan Bora, sahte gözyaşlarıyla kürsüde konuşuyordu. Yanında, gözlerini mendille silen Selin duruyordu.
Bora, mikrofona eğilerek drama dolu bir sesle, “Eşimi ve doğmamış oğlumu o dondurucu dağda kaybetmek beni mahvetti…” dediği sırada salonun devasa ahşap kapıları büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriye giren soğuk rüzgarla birlikte müzik kesildi, salondaki herkes arkasına döndü.
Koyu mavi kabanımla, başım dik bir şekilde koridorda yürüyordum. Yanımda, kucağında bebek taşıyıcısıyla aile güvenlik müdürümüz Davut vardı. Bora’nın yüzündeki bütün renk çekildi, tuttuğu mikrofon neredeyse elinden kayıp düşecekti.