Bir öğleden sonra, her zamankinden daha erken eve döndüğümde, rahmetli kızımı hatırlattığı için bebeğiyle birlikte bir dilenciyi evime aldım.

Hayır,” dedim. “Bu mümkün değil. Gülay’ın başka kardeşi yoktu.”

“Biliyordum böyle diyeceğini,” dedi titreyerek. “Ama gerçek bu.”

Çantasından eski, yıpranmış bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafta iki genç kız vardı. Biri Gülay’dı. Diğeri… karşımdaki kadının daha genç haliydi.

“Annemiz beni doğurduğunda çok gençti,” diye devam etti. “Beni bir akrabaya vermek zorunda kaldı. Gülay beni yıllar sonra buldu. Gizlice görüşürdük. Sana söylemeye cesaret edemedi.”

Kalbim paramparça oluyordu. Gülay’ın bana anlatmadığı bir hayatı olduğunu fark etmek canımı yakıyordu ama Jülide’nin sesi daha da ağırlaştı.

“Üç yıl önce… Gülay öldüğünde ben de her şeyimi kaybettim. İşimi, evimi… sonra Adem’in babasını. Sokakta kaldım.”

Bebeğin adı kulaklarımda çınladı. Adem. Gülay’ın bana hep hayalini anlattığı torun ismi…

“Adem…” diye fısıldadım.

“Evet,” dedi. “Onun oğlu.”

O an nefesim kesildi. Gözlerim doldu. Bunca zamandır kucağımda uyuyan bebek… kızımın kanıydı. Torunumdu.

“Bunu neden sakladın?” diye sordum.

“Çünkü senden korktum,” dedi. “Beni reddedersin sandım. Ama beni eve aldığında… Adem’e nasıl baktığını gördüğümde… içimde bir umut doğdu.”

Sessizlik çöktü. Sonra küçük odadan bir ses geldi. Adem uyanmıştı. Ağlamaya başlamıştı...
Reklamlar