Tam o sırada çocuklardan biri mutfağa seslendi:
“Anne…!”
Koşarak mutfağa girdim ve gördüğüm manzara karşısında donup kaldım.
Masada yalnızca o bir parça bayat ekmek yoktu. Onun yerine kocaman bir bez torba duruyordu. İçinden taze ekmekler, peynir, zeytin, kuru bakliyat, hatta birkaç paket makarna çıkıyordu. Kenarda ise bir zarf vardı.
Titreyen ellerimle zarfı açtım. İçinden bir miktar para – bizim için haftalarca yetecek kadar Türk lirası – ve küçük bir not çıktı.
Notta şunlar yazıyordu:
“İyilik, en soğuk gecede bile insanın içini ısıtır. Sen kapını korkuya değil merhamete açtın. Çocuklarını Allah’a emanet et, rızıkları tükenmez.”
Sandalyeye oturdum. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. O an içimdeki korku yerini derin bir huzura bıraktı.
Kapıyı açıp dışarı baktım. Karın üzerinde tek bir ayak izi bile yoktu.
O gün çocuklarımı doyururken, içimde uzun zamandır hissetmediğim bir şey vardı: umut.
Belki o kadın sıradan bir insandı. Belki bir hayırseverdi. Belki de Rabbimin bana gönderdiği bir imtihandı.
Ama şunu anladım: İnsan en karanlık anında bile kalbini kapatmazsa, sabah mutlaka bir ışık doğuyor.
O günden sonra hayat yine kolay olmadı. Yine zorlandık, yine hesap yaptım. Ama artık şunu biliyordum: Paylaştıkça eksilmiyor, aksine çoğalıyordu.
Ve o gece, kapıyı açtığımda aslında sadece bir yabancıya değil… umuda yer açmıştım.