Haber, eski mahallesinden bir komşunun attığı kısa mesajla gelmişti: “Hacer teyze, Kerem’in cenazesini bugün kaldırıyorlarmış… haberin var mıydı?” O an mutfakta ekmek kızartıyordu. Önce yanlış sandı. Kerem’i defalarca aradı. Çalmadı. Elif’i aradı. Cevap yok. Eski tanıdıkları aradı. Ta ki biri boğuk bir sesle cevap verene kadar: —Teyze… Kerem uykusunda ölmüş diyorlar. Elif her şeyi hızla halletmiş. Yarın sabah defin varmış. Ekmek elinden düştü. Kerem ölmüş olamazdı. Böyle değil. Ona veda etmeden asla.
Otobüs yolculuğu boyunca Hacer Hanım, göğsüne eski bir fotoğraf bastırdı: Kerem 6 yaşındaydı, okul forması bol geliyordu ama yüzünde gururlu bir gülümseme vardı. Matematik yarışmasını kazandığı gündü. Hayatını düşündü. Onu büyütmek için verdiği mücadeleyi. Gençliğinde sevdiği adamı hatırladı: Mehmet. Güzel sözlerle yaklaşan, büyük vaatler veren bir adam. Ama Hacer hamile olduğunu söylediğinde Mehmet’in yüzü değişmişti. —Bu benim planımda yok —demişti bir kafede—. Ya halledersin ya ben giderim. Masaya para bırakıp çıkmıştı; sanki bebek bir borçmuş gibi. Hacer o parayı almamıştı. Ağlamıştı, titremişti ama oğlunu seçmişti. O günden beri Kerem onun her şeyiydi. Bu yüzden Elif’in tabutun önünde durması içinde eski bir öfkeyi uyandırdı. —Açın —dedi Hacer. —Hayır —dedi Elif daha sert—. O bu halde görülmek istemezdi.