İşte o kelime... Kendi kanından olan çocuğun, seni beş kuruşsuz terk ettiğin için hiç tanımadığı bir adamı omuzlarına alıp ona "baba" demesi... Babamın o anki yüz ifadesini hayatım boyunca unutmayacağım. Çenesi titriyor, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Kendi elleriyle, 22 yaşındaki bir kızın hevesi uğruna çöpe attığı o altın madeninin, başkası tarafından nasıl baş tacı edildiğini görüyordu.
O sırada annem kapıya doğru baktı ve babamı fark etti. Göz göze geldiler.
Babam belki ondan bir öfke, bir bağırış ya da küçük bir tepki bekliyordu. Ancak annem hiçbir şey yapmadı. Ona ne öfkeyle ne de nefretle baktı. Dudaklarında sadece hafif, acıyan bir tebessüm belirdi. Sonra başını usulca çevirdi ve Kemal Bey'in gözlerinin içine bakarak mutlulukla dans etmeye başladı.
Annem için o artık bir düşman bile değildi; o tamamen bir hiçti.
Babamın omuzları çöktü. Üzerindeki o şık takım elbise aniden ona on beden büyük gelmiş gibi küçüldü, zavallılaştı. Yıllarca arkasında bıraktığı o enkazın içinde boğulmamızı beklemişti ama biz o enkazdan bir şato inşa etmiştik. Kapıdan yavaşça geri adım attı. Bana son bir kez, yenilmiş, bitmiş bir adamın çaresizliğiyle baktı.
"Artık gidebilirsin," dedim soğuk bir gülümsemeyle. "Burada sana ait hiçbir şey kalmadı."
Arkasını döndü ve o dondurucu karanlık gecenin içine doğru, omuzları çökük bir şekilde yürüyüp gözden kayboldu. Ben ise arkamdan gelen o coşkulu müziğin, kardeşlerimin kahkahalarının ve annemin o hak ettiği muazzam mutluluğun içine, gerçek ailemin yanına geri döndüm. On yıllık o derin yara, o gece o kapının önünde sonsuza dek kapanmıştı.