"Hayır," dedim son derece sakin, buz gibi bir sesle. "Şimdi değil. Kal ve sıradaki şeyi izle baba."
Babamın yüzündeki o kibri, o "nasıl olsa beni geri alacaklar" özgüveni saniyeler içinde silinirken, gözleri fal taşı gibi açıldı. Tören salonunun o devasa, oymalı ahşap kapıları ardına kadar açıldığında, içerideki göz kamaştırıcı manzarayla burun buruna geldi.
Burası sıradan bir aile yemeği değildi. Tavanlardan sarkan devasa kristal avizeler, her masayı süsleyen binlerce beyaz gül ve hafifçe çalan o zarif piyano müziği... Ancak onu asıl şoka sokan şey mekânın ihtişamı değil, içerideki kalabalıktı. Salon hınca hınç doluydu. Sadece on kardeşim değil; annemin o gece yarıları dondurucu soğukta ofis temizleyerek kazandığı paralarla okuttuğu, büyüttüğü çocuklarının eşleri, doktor, mühendis, öğretmen olmuş kardeşlerimin saygın dostları ve annemin yeni hayatında değer verdiği herkes oradaydı.
Babam nefes nefese kalmış, titreyen elleriyle kapı pervazına tutunuyordu. "Sen... Sen ne yaptın?" diye fısıldadı bana dönerek.
"Sadece sana kaybettiğin krallığı göstermek istedim," dedim fısıltıyla. "Şimdi sahneye bak."
O sırada salondaki piyano sesi yerini daha coşkulu bir melodiye bıraktı ve herkes ayağa kalktı. Spot ışıkları büyük merdivenlere döndüğünde, annem belirdi. Yıllarca babamın ona reva gördüğü o dizleri aşınmış temizlikçi pantolonları, uykusuzluktan morarmış gözleri ve yorgunluktan çökmüş omuzlarıyla hatırladığı annem gitmişti. Şimdi karşısında; üzerinde zümrüt yeşili, son derece zarif bir gece elbisesiyle, saçları özenle yapılmış, yüzünde yılların acısını silip atmış muazzam bir huzur taşıyan kraliçe gibi bir kadın duruyordu.
Ama babamı asıl yıkan, onu kelimenin tam anlamıyla yerin dibine sokan şey annemin güzelliği değildi. Annemin koluna girmiş, ona dünyadaki en değerli mücevhermiş gibi aşkla ve büyük bir saygıyla bakan o adamdı: Kemal Bey.
Kemal Bey, annemin dört yıl önce çalıştığı şirketin genel müdürüydü. Annemin o dürüstlüğüne, direncine ve on çocuğunu tek başına onuruyla büyütmesine hayran kalmış, aylarca onun kalbini kazanmak için uğraşmıştı. Babamın arkasında bıraktığı o koca enkazı kendi elleriyle, sabırla toplamış; o hiç tanışmadığı onuncu kardeşimize, yani en küçüğümüze gerçek bir babalık yapmış, şefkatli, varlıklı ve onurlu bir adamdı.
Annem telefonda bana "İnsanlar affedilmeyi hak eder" derken, aslında babamı hayatına geri almaktan değil; içindeki o yıllanmış öfkeyi serbest bırakıp, geçmişi affederek Kemal Bey'in evlilik teklifini kabul etmekten bahsediyordu. Ben bunu anladığım an, babama hayatının en büyük dersini vermek için bu tuzağı kurmuştum. Babam, annemin ona "ikinci bir şans" vereceğini sanarak en iyi takım elbisesini giyip geldiği bu yerde, aslında annemin Kemal Bey ile olan nişan törenine katılmıştı.
Babam şaşkınlık, utanç ve öfkeyle öne doğru bir adım atıp, "Bu da ne demek oluyor? O benim..." diye mırıldanmaya çalıştı. Ama daha sesini bile yükseltemeden, en büyük üç abim –biri polis, biri savcı, diğeri de başarılı bir mimar olan abilerim– bir duvar gibi onun önüne dizildiler. Yüzlerinde ne bir sevgi ne de bir nefret vardı; sadece bir yabancıya, bir hiç kimseye bakıyorlarmış gibi bakıyorlardı ona.
"Sessiz ol ve izle," dedi savcı olan abim, babamın omzuna ağır, tehditkâr bir el koyarak.
O sırada Kemal Bey mikrofonu eline aldı. Sesi tüm salonda yankılandı:
"Hayat bana çok şey verdi ama en büyük mucizeyi dört yıl önce karşıma çıkardı," diyerek annemin elini öptü. "Bir kadının ne kadar güçlü, ne kadar onurlu ve ne kadar muazzam bir anne olabileceğini bana sen öğrettin sevgilim. Sadece senin o güzel kalbini değil, senin canından bir parça olan, hepsi birbirinden pırıl pırıl, on harika evladı da hayatıma kattığın için sana minnettarım. Onlar benim en büyük gururum. Senin geçmişte yaşadığın o karanlık günlerin tek bir saniyesini bile telafi edemem belki ama sana söz veriyorum, ömrümün sonuna kadar senin ve çocuklarımızın önünde bir dağ gibi duracağım."
Salon alkıştan inlerken, onuncu kardeşimiz koşarak Kemal Bey'in boynuna sarılıp ona "Baba!" diye bağırdı....