“Cemil’in bunu sana anlatması gerekiyordu,” dedi. “Ama seni korumak istedi.”
Rıza bana annemin son günlerinde yazdığı bir mektup verdi.
Mektubu açtığımda ilk cümlede adımı gördüm.
“Canım kızım…”
Devamını okumakta zorlandım.
Annem, beni ne kadar sevdiğini, Cemil’in bana sahip çıkacağına güvendiğini ve bir gün büyüdüğümde gerçeği öğrenirsem Cemil’i suçlamamam gerektiğini yazmıştı.
Çünkü Cemil’in yaptığı şey, ona göre bir yalan değil, çaresizce verilmiş bir sözdü.
Mektubun son satırında ise şunlar yazıyordu:
“Bir gün geçmişimi öğrenirsen, hayatını geçmişimin üzerine kurma. Seni büyüten insanın sevgisini unutma. Çünkü insanı yalnızca kan bağı değil, verdiği emek ve tuttuğu söz de aile yapar.”
Mektubu göğsüme bastırıp uzun süre ağladım.
O gün garaja geri döndüm.
Çekmeceyi kapattım.
Cemil’in yıllar boyunca kullandığı çalışma masasının başında oturdum ve ilk kez onun bana neden hiçbir zaman biyolojik babamdan söz etmediğini gerçekten anladım.
Beni kandırmak istememişti.
Beni korumaya çalışmıştı.
Evet, annemin ölümünün gerçeğini benden saklamıştı. Ama aynı zamanda hayatını bana adamış, verdiği sözü son nefesine kadar tutmuştu.
Aylar sonra annemin mezarının başına gittim.
Yanına Cemil’in mezarından aldığım küçük bir toprak parçasını bıraktım.
“Anne,” dedim, “seni kaybettiğim günü hatırlamıyorum. Ama beni seven insanları hatırlıyorum.”
Bir süre sustum.
“Cemil seni hiçbir zaman unutmamış. Ben de onu unutmayacağım.”
O gün geçmişin bütün acılarını değiştiremedim.
Ama onlarla nasıl yaşayacağımı öğrendim.
Çünkü bazı gerçekler insanın hayatını yıkmak için değil, yıllardır anlam veremediği parçaları yerine oturtmak için ortaya çıkar.
Ve ben, annemin ölümünün ardındaki gerçeği öğrendiğimde aslında başka bir gerçeği de anlamıştım:
Beni büyüten adam, bana verdiği sözü hayatı pahasına tutmuştu.