Öz babam ben doğmadan, annem henüz bana hamileyken bizi terk etmiş ve bir daha hiç dönmemişti. Üvey babam Orhan hayatımıza girdiğinde ben sadece iki yaşındaydım. Annemle sessizce evlendiler. Ondan öncesini hiç hatırlamıyorum; kendimi bildim bileli hayatımda hep o vardı.
Ta ki ben dört yaşındayken annem ölene kadar.
Hayatım boyunca bu acı gerçekle büyüdüm. Orhan bana her zaman annemi korkunç bir trafik kazasında kaybettiğimizi anlattı. Yağmurlu bir gece, kırmızı ışıkta hızla geçen bir kamyon... Olayı engelleyebilmek için yapabileceği hiçbir şey olmadığını söylerdi. Bu hikayeyi bir kez bile değiştirmedi.
O günden sonra Orhan benim bütün dünyam oldu. Okul beslenmelerimi hazırladı, gösterilerimde hep en ön sırada oturdu. Bana bisiklet sürmeyi, lastik değiştirmeyi ve kendimi ezdirmemeyi öğretti. Biri beni sorduğunda, dünyanın en normal şeyiymiş gibi göğsünü gere gere "O benim kızım" derdi. Onun bana olan sevgisinden bir an olsun şüphe etmedim.
Yıllar sonra hastalandığında hep yanı başındaydım. 78 yaşında hayata gözlerini yumduğunda, bu dünyadaki tek ebeveynimi kaybetmiş gibi yıkıldım.
Cenaze töreni çok sakin ve saygı doluydu. İnsanlar bana, onun gibi bir babaya sahip olduğum için ne kadar şanslı olduğumu söylüyordu.
Tam o sırada, daha önce hiç görmediğim yaşlı bir adam yanıma yaklaştı. Başsağlığı dilemek yerine, kimsenin duymasını istemiyormuş gibi eğilip kulağıma fısıldadı:
"Annenin başına GERÇEKTE ne geldiğini öğrenmek istiyorsan, üvey babanın garajındaki o en alt çekmeceye bak."
Adam arkasını dönüp uzaklaşırken, o fısıltı beynimde yankılanıp duruyordu. Cenazeden sonra bana miras bıraktığı eve döndüğümde içimdeki o korkunç şüpheye daha fazla engel olamadım.
Doğruca o loş garaja indim. Titreyen ellerimle çalışma tezgahının o en alt çekmecesini yavaşça açtım... Ve karşılaştığım o kan dondurucu manzarayla az kalsın aklımı kaybedecektim!
Çekmecenin içi, ağır bir motor yağı ve eski ahşap kokuyordu. En dipte, üzeri yıpranmış bezlerle örtülmüş, ağır ve paslı siyah çelik bir kasa duruyordu. Kasanın üzerine, Orhan’ın alet çantasından hiç eksik etmediği o küçük, aşınmış pirinç anahtar bantlanmıştı. Boğazımdaki o sert yumruyu yutkunmaya çalışarak bandı kopardım ve anahtarı kilide soktum. Paslı kilit tiz bir "çık" sesiyle açıldığında, göğüs kafesim paramparça olacak gibi inip kalkıyordu.
Kapağı yavaşça kaldırdığımda içeride kalın, sararmış bir dosya, annemin eski bordo günlüğü ve resmi mühürlü mahkeme evrakları buldum. Dosyanın üzerinde, Orhan'ın o tanıdık, şefkatli el yazısıyla tek bir not iliştirilmişti: "Benim biricik kızım, bunu okuduğun gün, beni affetmen için Tanrı'ya sığınacağım gündür."
Titreyen parmaklarımla ilk evrakı, polis kaza tutanağını elime aldım. O yağmurlu gecede, kırmızı ışıkta geçen kamyonun şoförünün adı açıkça yazıyordu. Gözlerim satırların üzerinde gezinirken nefesim kesildi. O şoför bir yabancı değildi. O adam, annem bana hamileyken bizi terk eden, yıllarca yüzünü bile görmediğim biyolojik babamdı.
Hemen altındaki annemin günlüğünü açtım. Son sayfalara doğru yazısı panikle titremişti. Biyolojik babamın yıllar sonra aniden ortaya çıktığını, annemi beni elinden almakla tehdit ettiğini ve sürekli onu takip ettiğini yazıyordu. O korkunç gece... Bir "kaza" değildi. Hastalıklı bir takıntı, karanlık bir cinayetti. Biyolojik babam o kamyonu kasten annemin üzerine sürmüştü. Devamı icin sonraki sayfaya geciniz...