Altı ay önce ikinci çocuğumuzu dünyaya getirdim.

Kocam…

Benim kocam…

Çocuklarımın babası…

Neyi saklıyordu?

Hemen geri çıkıp kapıyı kapatmak istedim. “Görmedim. Hiçbir şey görmedim.” deyip bu gerçekle yüzleşmemeyi seçmek… Ama gözüm bir şeye takıldı: Yatağın yanındaki küçük bir not defteri. Kapak kısmı buruşturulmuş, sanki defalarca açılıp kapanmış.

Defteri aldım. İlk sayfada tarihler vardı. Saatler. Kısa kısa notlar.

“23:40 – çağrı.”
“00:12 – varış.”
“00:28 – taşıma.”
“01:05 – teslim.”
“02:10 – dönüş.”

Her gece.

İki haftadır.

Defterin arasında sıkıştırılmış bir fotoğraf çıktı. Fotoğraf değil, bir kart gibi; üzerinde bir amblem, bir isim ve numara. “Gönüllü… arama-kurtarma” kelimelerini seçebildim. Altında da kocamın adı.

Boğazımdaki düğüm biraz gevşedi ama tamamen çözülmedi. Çünkü brandayı, çöp poşetlerini ve o koyu izleri hâlâ açıklamıyordu.

Defterin arka sayfalarında birkaç cümle daha vardı; bu sefer tarihsiz, sanki kendine yazılmış gibi:

“Onun gözlerinin altındaki morluklar geçmiyor.”
“Çok güzel ama kendini görmüyor.”
“Yalnız kalınca ağlıyor. İçimde bir şey kopuyor.”
“Onu uyandırmak istemiyorum.”

Sayfayı çevirdiğimde parmaklarım durdu.

“Beni sevmediğini sanmasın.”

İçimden bir şey sanki buz gibi bir suya düştü. O an, minibüsün içinde yalnız olmadığımı hissettim. Saçma biliyorum, ama sanki duvarlar bile nefes alıyordu. Kendi nefesimi duyamayacak kadar kulaklarım uğulduyordu.

Kapı gıcırdadı.

Birinin geldiğini değil… bir kapının, uzaktan, rüzgârla oynadığını sandım. Ama sonra minibüs hafifçe sallandı. Sanki dışarıda biri adım attı.

Korkudan ellerim defteri düşürdü. Dizlerimin üzerine çökmüşken, kapının camından bir gölge geçti. Mideme bıçak saplanmış gibi oldu. Çığlık atmak istedim ama sesim boğazımda sıkıştı.

Kapı birden açıldı.

“Ne yapıyorsun burada?”

Kocamın sesi.

Şaşkın, sert, korkmuş… ama en çok da yakalanmış biri gibi.

Göz göze geldik.

Ben, minibüsün arkasında dizlerimin üstünde; ellerimde defterin parçalanmış sayfaları, yüzüm bembeyaz.

O, kapıda; üstünde o yelek, saçları dağınık, gözleri kan çanağı.

Bir saniye. İki saniye. Üç…

Sonra ben konuştum. Sesim titriyordu.

“Bu ne?” dedim. “Bu… bu brandalar, bu lekeler… bu defter… Sen her gece… nereye gidiyorsun?”

O, bir adım attı. Sonra durdu. Sanki yaklaşırsa her şey daha da kötü olacakmış gibi.

“Ben…” dedi, ama kelime ağzında dağıldı.

Gözleri yatağın üzerindeki brandaya kaydı. Yüzündeki kaslar gerildi. Sonra bir anda omuzları düştü. Yorgunluk, bir insanın üzerine böyle çökebilir miydi? Sanki iki haftadır değil, iki yıldır uyumamış gibiydi.

“Bunu böyle öğrenmeni istemedim,” dedi.

“Nasıl öğrenmemi istedin?” Sesim yükseldi, istemeden. “Hiç mi düşünmedin? Ben… ben her gece uyanıyorum. Yatağın boş. Kapı sesi. Minibüs… Kendimi parçaladım! Benden kaçtığını sandım. Başka biri var sandım!”

O anda yüzünde bir acı belirdi. Sanki “keşke” kelimesi onun bütün yüzüne yayılmıştı.

“Hayır,” dedi hemen. “Hayır, asla.”

Sonra elini saçlarının arasından geçirdi, gözlerini kapadı. Bir an için çok küçük göründü. Hani insan sevdiği birini bir anda yabancı gibi görür ya… Ben tam tersini yaşadım. İlk kez onu gerçekten gördüm.

“Altı ay önce,” diye başladı, “sen hastaneden döndüğünde… senin yüzüne bakıyordum. Çok yorulmuştun. Ama bebeği kucağına alınca… gülümsedin. O gülümseme… dünyadaki her şeyi susturdu.”

Gözlerim doldu. Boğazım yine düğümlendi.

“Sonra,” dedi, “geceleri ağladığını duydum. Sessizce. Ben uyuyor sanıyordun. Ama ben… duydum. Kendini beğenmediğini söyledin bir gün—hatırlıyor musun? ‘Karnım…’ dedin. ‘Böyle kalacağım’ dedin. Ben de sana ‘Saçmalama’ dedim. Ama bunu derken bile… doğru şeyi söylemiyordum.”

Yutkundu.

“Çünkü ben ‘Saçmalama’ dediğimde… senin hissettiğini gerçekten duymamış oluyordum.”

Bir adım daha attı. Bu sefer geri çekilmedim.

“Ve bir gece,” dedi, sesi kısık, “sen banyoda aynaya baktın. Ve yüzündeki o ifadeyi gördüm. Kendine düşman gibi baktın. O an… kendimden nefret ettim. Çünkü ben seni nasıl gördüğümü sana hiç anlatmamıştım.”

“Bunun minibüsle ne ilgisi var?” diye fısıldadım. Sesimde öfke kalmamıştı, sadece korku ve merak.

Kocam derin bir nefes aldı, sonra minibüsün yan tarafındaki dolabı açtı. İçinden bir telsiz çıkardı. Bir de küçük bir kart.

Kartın üzerinde bir telefon numarası ve bir isim vardı. “Koordinasyon.”

“İki hafta önce,” dedi, “iş çıkışı yolda bir kaza gördüm. Bir kadın… arabası devrilmişti. Yanında bebek koltuğu vardı. İçinde çocuk yoktu, ama koltuk… boş koltuk bile insanın içini parçalar ya.”

Gözlerim bir noktaya kilitlendi.

“Ambulans gelene kadar yanında kaldım,” dedi. “Kadın yaşadı. Ama o sırada gelen ekip… beni tanıdı. Eskiden bir eğitim almıştım, hatırlarsın, ‘ilk yardım kursu’ diye geçiştirmiştim. Aslında arama-kurtarma gönüllülüğüydü. Sen yeni hamileyken bırakmıştım. Sonra o gece… tekrar çağırdılar.”

Başımı salladım. Bütün parçalar yavaş yavaş yerine oturuyordu. Yine de o brandalar… o lekeler…

“İlk gece çıktım,” dedi. “Sana söyleyecektim. Ama sen zaten uykusuzdun. Bebeği emziriyordun. Gözlerin kapanıyordu. ‘Yarın’ dedim. Sonra her gece bir şey oldu. Bir çağrı. Bir yangın. Bir trafik kazası. Bir yaşlı adam… bir çocuk…”

Sesi titredi.

“Ve ben eve dönünce…” dedi, “seni öyle yorgun, öyle hassas buluyordum ki. Sana ‘Kan gördüm’ demek istemedim. ‘Birini taşıdım’ demek istemedim. Sen zaten kendi bedeninle savaşıyordun. Ben bir de korkularımı evin içine taşırsam… senin daha da çökeceğini sandım.”

“Peki neden minibüste uyuyorsun?” dedim. Bu soru dudaklarımdan kendiliğinden çıktı. En can yakıcı olan buydu.

Kocam, brandaya baktı.

“Çünkü bazen ellerim hâlâ titriyor,” dedi. “Bazen o görüntüler gözümün önünden gitmiyor. Ve ben yatağa uzanınca… senin nefesini duyuyorum. Bebeğin minik sesini… Büyük olanın odasında dönüp duruşunu… Sonra aklıma sahada gördüğüm çocuklar geliyor. Uyuyamıyorum.”

Gözleri doldu ama ağlamadı.

“Ben ağlarsam,” dedi, “sen uyanırsın. Sen uyanırsan… tekrar kendini suçlarsın. ‘Benim yüzümden uyanık’ dersin. Ve ben… bunu kaldıramam.”

Bir an sessiz kaldık.

Minibüsün içindeki her eşya artık başka bir anlam taşıyordu. Brandadaki lekeler—hayatın karanlık tarafına değmiş izlerdi. Eldivenler—birine yardım edebilmek için. Defter—geceleri unutmamak, kaybolmamak için.

Ama ben hâlâ kırgındım. Çünkü beni karanlığın dışında bırakmıştı.

“Beni korumaya çalıştın,” dedim yavaşça. “Ama beni yalnız bıraktın.”

Başını öne eğdi. “Biliyorum.”

“Ve ben…” dedim, kelimeler boğazımdan zor çıktı, “ben bu iki haftada kendi kendimi parçaladım. ‘Beni istemiyor’ dedim. ‘Benden utanıyor’ dedim. Senin göz temasından kaçmanı bile bedenime bağladım.”

Kocam hemen başını kaldırdı.

“Hayır,” dedi kararlı bir sesle. “Ben göz temasından kaçtım çünkü… gözlerine bakınca her şeyi söylemek istiyordum. ‘Çok güzelsin’ demek istiyordum. ‘Senin bu halin… benim için mucize’ demek istiyordum. Ama ağzımdan çıkan her kelime bana yetersiz geliyordu. Çünkü ben sadece sözle değil, davranışla da yanında olmalıydım. Ve ben… bunu beceremedim.”

Bir adım attı, ellerini uzattı. İlk kez gerilmedi. İlk kez sanki kaçmak istemiyordu.

Ben de ellerimi uzattım.

Avuçlarımız buluştuğu an, içimdeki bütün korku—aldatılma korkusu, terk edilme korkusu, sevilmeme korkusu—birden yer değiştirdi. Yerine başka bir şey geldi: gerçeğin ağırlığı. Onun yorgunluğu. Benim yalnızlığım.

“Bana söylemeliydin,” dedim. “Her şeyini söylemeliydin.”

“Biliyorum,” dedi. “Ama artık saklamayacağım.”

Sonra minibüsün arkasındaki brandayı dikkatlice kaldırdı. Altında temiz bir çarşaf vardı. Yatağın yanında küçük bir kutu… İçinde çocukların çizdiği resimler. Bizim çocukların. Güneş, ev, üç çöp adam—ben, o, iki küçük çocuk.

“Bunları her gece yanımda taşıyorum,” dedi. “Çünkü geri dönmek için bir sebebim olsun istiyorum.”

Gözlerimden yaşlar aktı. Kocamın da.

Minibüsün metal duvarları arasında, dünyanın en tuhaf yerinde, sanki evimize geri dönmüş gibiydik.

“Bu gece,” dedim, sesim kısık ama net, “yatağa geleceksin.”

Kocam yutkundu. “Uyuyamazsam?”

“Uyumayız,” dedim. “Ama birlikte uyanık kalırız.”

Bir an durdu. Sonra alnını benim alnıma yasladı—altı ayın yorgunluğunu taşıyan bir dokunuştu bu.

“Benden nefret ettin mi?” diye fısıldadı.

“Hayır,” dedim. “Ama korktum.”

“Ben de,” dedi.

Minibüsten çıktık. Kapıyı kapatırken o “tıkırtı” sesi yine duyuldu—iki haftadır beni parçalayan ses. Bu sefer aynı ses, başka bir anlama büründü: bir sır kapanmıyordu artık; bir kapı, iki insanın birlikte yürümeye karar verdiği bir yere kapanıyordu.

Eve girerken çocukların odasından bir mırıldanma geldi. Bebeğin uykuda çıkardığı o küçük ses… Büyük olanın yorganını tekmeleyişi…

Kocam derin bir nefes aldı. Sanki ilk kez gerçekten eve dönüyordu.

Ve o gece, yatağımız boş kalmadı.

Uyuyamadığımız anlar oldu. Sessizce oturduk. Bazen ağladık. Bazen güldük—bizi ne kadar yanlış yere sürüklediğine inanamadığımız o iki haftaya güldük.

Sabaha karşı, güneş henüz doğmadan, kocam bana döndü.

“Bana bir söz ver,” dedi.

“Neymiş?”

“Kendine benim gözlerimle bakmayı dene,” dedi. “Her gün değilse bile… bazen.”

Ben de ona baktım. Göz temasından kaçmadı.

“Sen de,” dedim, “bana kaçmadan bakmayı dene.”

Başını salladı. “Denerim.”

O an anladım: Bazı sırlar aldatmaktan daha kötü olabilir, çünkü sevdiğin insanı yalnız bırakır. Ama bazı sırlar da—doğru yerde açıldığında—iki insanı yeniden birbirine getirebilir.

Minibüs hâlâ dışarıdaydı.

Ama artık aramızda değildi.
Reklamlar