"Sizi korumak mı?" diye bağırdım. "Bir bebeği ahırın yanına, soğuğa bırakarak mı bizi koruyorsun? Öz yeğenini ölüme mi terk edecektin?" "Hayır!" dedi Murat, gözleri dolarak. "Oraya sadece on dakika önce koydum. Senin çiçekleri sulamaya çıkacağını biliyordum. Bebeği senin bulmanı, sanki oraya bir yabancı bırakmış gibi görünmesini istedim. Eğer biz 'bulmuş' gibi yaparsak, kimse bizimle bir bağ kuramazdı. Jandarmaya haber verecektik, bebek devlet korumasına alınacaktı ve ben el altından onun takibini yapıp, tehlike geçtiğinde onu ailemize katacaktım. Doğrudan kapıya getirip 'Bu Hakan'ın oğlu' diyemezdim. O zaman o adamlar bizim kapımıza dayanırdı." Elimdeki notu tekrar okudum. Notun devamında, bebeğin annesinin yerini bildiren bir adres ve Kaan isminde birinden bahsediliyordu. "Bu notu kim yazdı o zaman?" diye sordum. "Hakan'ın eski bir dostu. Bebeği bana o ulaştırdı. Dün gece geç saatte getirdi. Sabaha kadar arabada bekledim, ne yapacağımı düşündüm. Korktum... Sizin hayatınızı tehlikeye atmaktan korktum." O an Murat’a baktığımda hem büyük bir hayal kırıklığı hem de garip bir merhamet hissettim. Onu tanıdığımı sanıyordum ama o, aylardır içinde bir fırtınayla yaşıyordu. Kendi kardeşinin emanetini korumak için çırpınırken, dürüstlüğü ve ailemizin güvenliğini feda etmişti. "Murat," dedim sakince. "Biz bir aileyiz. Eğer kardeşinin bir oğlu varsa, o bizim de oğlumuz sayılır. Onu bir yabancı gibi ahırın yanına bırakman, Elif’in hafızasında silemeyeceğin bir yara açtı. O, babasının bir bebeği ölüme terk ettiğini sandı." Murat dizlerinin üzerine çöktü ve ağlamaya başladı. "Çok hatalıyım. Sadece... sadece sizi kaybetmekten çok korktum." Bebeği kucağımda sıkıca tuttum. Artık vücudu ısınmaya başlamıştı ve o zayıf ağlaması kesilmişti. Küçük parmağımı sıktığında, bu savunmasız canlının artık bizim bir parçamız olduğunu biliyordum. "Şimdi jandarmayı arayacağız," dedim kararlı bir sesle. "Ama yalan söylemeyeceğiz. Her şeyi anlatacağız.