20 bin lirayla uyuyormuş gibi yapıp bir sokak çocuğuna tuzak kurdu.

Murat Bey’in kalbi zehirli bir zafer heyecanıyla hızla atmaya başladı.

“İşte yakaladım seni,” diye geçirdi içinden alaycı bir memnuniyetle.

Bir anda yüzüne bir gölge düştüğünü hissetti. Çocuk tam karşısında durmuştu. Sokak lambalarının solgun ışığını kesiyordu. Küçüğün nefesi heyecandan titriyordu. Minik ve ürkek eli yavaşça Murat Bey’in kaban cebine doğru uzandı.

Murat Bey, birazdan olacak şeye inanmak üzereydi…

Murat Bey kollarındaki kasları gerdi. Son hamleyi yapıp küçük hırsızı suçüstü yakalamaya hazırdı. Zihninde çoktan onu herkesin içinde aşağılıyor, uzun bir nutuk çekip gururunu yerle bir ediyordu.

Ama parayı kapıp kaçmak için beklediği o ani çekiş hiç olmadı.

Bunun yerine, buz gibi küçük parmakların pahalı kabanının kumaşına son derece dikkatli ve saygılı bir şekilde dokunduğunu hissetti.

Banknotların hışırtısı dışarı doğru değil, içeri doğru geliyordu.

Çocuk, 20 bin lirayı kabanın cebinin en dibine doğru itiyor, paraların tamamen görünmez olduğundan emin olmak istercesine özenle saklıyordu.

Murat Bey nefesini tuttu. Şaşkınlıktan donup kalmıştı.

Bir saniye sonra omuzlarında hafif bir ağırlık hissetti. İnce, sertleşmiş ve sokak dumanı kokan eski bir kumaş yavaşça üzerine bırakılmıştı; sanki onu koruyan bir battaniyeymiş gibi.

—Amca… uyanır mısın lütfen? diye fısıldadı çocuk titrek sesiyle, koluna hafifçe dokunarak. —Derin uyumuşsun. Paran cebinden düşüyordu. Buralarda gece kötü tipler dolaşıyor. Dikkat etmezsen seni soyabilirler.

Bu basit sözler, Murat Bey’e yumruktan daha sert çarptı.

Gözlerini hızla açıp bankta doğruldu. Karşısında çocuk duruyordu; ince kısa kollu tişörtünün içinde soğuktan zangır zangır titriyordu.

Küçüğün onu “korumak” için omuzlarına örttüğü şey, kendi eski kazağıydı. Solmuş, deliklerle dolu, neredeyse paçavraya dönmüş bir kazak… Çocuğun İstanbul ayazına karşı sahip olduğu tek savunma buydu.

—Ne… ne yaptın sen? diye kekeledi Murat Bey. Boğazına acı veren büyük bir düğüm oturmuştu. —Parayı özellikle ortada bıraktım. İki gündür aç olduğunu söyledin… Neden alıp gitmedin?

Çocuk yorgun ama inanılmaz sıcak bir tebessüm etti. Soğuktan dudakları morarmış, gözleri açlık yüzünden sönükleşmişti.

—Çok açım amca. Karnım fena ağrıyor… Ama annem ölmeden önce bana bir şey söylemişti. “İnsan açlıktan ölse bile temiz kalpli yaşasın, hırsız olup insanların ahını almasın,” derdi. Seni burada yalnız görünce üzüldüm. Çok yorgun ve üşümüş gibiydin. Belki senin de seni kollayacak birine ihtiyacın vardır diye düşündüm… Benim hiçbir şeyim olmasa bile.
Reklamlar