20 bin lirayla uyuyormuş gibi yapıp bir sokak çocuğuna tuzak kurdu.

55 yaşındaki Murat Bey, artık hayatta görmediği hiçbir şey kalmadığına inanıyordu. Türkiye’nin en büyük ve en zengin inşaat şirketlerinden birinin mutlak sahibiydi. Çelik ve camdan oluşan devasa imparatorluğu, İstanbul’un gökdelenlerle dolu siluetine ve Boğaz’ın en lüks semtlerine hükmediyordu.

Ama elde ettiği bu baş döndürücü başarının çok karanlık bir bedeli vardı. Yıllar geçtikçe Murat Bey taş kalpli, son derece kuşkucu ve insanlara güvenini tamamen yitirmiş biri hâline gelmişti. Ona göre herkes servetinden bir pay koparmanın peşindeydi.

İnsanların çıkarcı ve hain olduğuna inanıyordu; özellikle de yoksul olanların. Onun kibirli zihninde, trafikte cam silen çocuklar ya da sokakta para isteyen insanlar sadece başkalarının merhametini sömürerek çalışmadan yaşamaya çalışan dolandırıcılardı.

Kasım ayının o dondurucu gecesinde, İstanbul’un ayazı insanın iliklerine kadar işliyordu. Murat Bey, Nişantaşı’ndaki son derece lüks bir restoranda yaptığı iş yemeğinden çıkmıştı. Kafasını dağıtmak için şoförünü beklerken Maçka Parkı’ndaki bir banka oturmuş, karanlığın içinde telefonundan maillerini kontrol ediyordu.

Tam o sırada sessizliğini küçücük, titreyen bir gölge bozdu. Bir çocuktu bu. En fazla 7 yaşlarında görünüyordu. Ayaklarında ayakkabı yoktu; buz gibi kaldırımın üstünde çıplak ayakla duruyordu. Üzerinde ise kendisine birkaç beden büyük gelen, kirli ve yırtık ince bir tişört vardı.

—Amca… Vallahi kusura bakma gece gece rahatsız ediyorum ama… Acaba biraz bozuk paran var mı? İki gündür hiçbir şey yemedim, Allah şahidim doğru söylüyorum… dedi çocuk, soğuktan çatlamış sesiyle. Küçücük, kir içinde ve yara izleriyle dolu elini uzatmıştı.

Murat Bey yavaşça başını kaldırdı. Çocuğa, sanki kötü bir koku almış gibi yüzünü buruşturarak baktı. İçinde zerre kadar merhamet yoktu.

—Defol git buradan! diye bağırdı sert bir sesle. —Sizin numaralarınızı çok iyi biliyorum ben! Kesin birileri sizi sokakta dilendiriyor ya da yankesicilik çetesinin parçasısın sen. Git çalış da insanları rahatsız etme!

Çocuk korkuyla geri sıçradı. Adamın sert sözlerinden ürkmüştü. Başını eğdi, gözlerindeki yaşları saklamaya çalıştı ve sessizce uzaklaştı. Çıplak ayaklarını sürüyerek birkaç metre ilerledi.

Sonra çalışmayan bir sokak lambasının altındaki kaldırıma oturdu. İncecik dizlerine sarılarak biraz olsun ısınmaya çalıştı. Sessiz sessiz ağlıyor, hıçkırıklarını bastırmaya uğraşıyordu; sanki daha fazla ses çıkarırsa adamı yeniden kızdıracağından korkuyordu.

Murat Bey onu uzaktan izliyordu. Yüzünde kibirli ve alaycı bir gülümseme belirdi. Kendine haklı olduğunu kanıtlamak istiyordu. Ona göre bu çocuk da diğerleri gibi fırsat kollayan küçük bir hırsızdı.

Onu suçüstü yakalamak için kusursuz bir tuzak kurmaya karar verdi. Şık kaşmir ceketinin iç cebinden deri cüzdanını çıkardı ve içinden kalınca bir banknot destesi aldı. Tam 20 bin lira vardı; yepyeni, tertemiz banknotlar.

Bilerek yavaş hareketlerle parayı kabanının yan cebine yerleştirdi ama destenin yarısını dışarıda bıraktı. Yoldan geçen herkesin görebileceği kadar açıktaydı.

Sonra park bankına yaslandı, kollarını göğsünde birleştirdi ve gözlerini kapattı. Sarhoşmuş ve derin bir uykuya dalmış gibi ağır ağır nefes almaya başladı.

Zihnindeki plan çok basitti: Açlık sonunda çocuğu yenik düşürecekti. Küçük çocuk parayı çekmeye kalktığı anda kolunu sıkıca yakalayacak, onu herkesin içinde rezil edecek ve hemen devriye gezen polisleri çağıracaktı.

Dakikalar sessizlik içinde geçti. Sonra geceyi bir ses böldü. Murat Bey kapalı gözlerinin ardında dikkat kesildi. Çıplak ayakların kaldırımda sürünerek yaklaşan sesini net biçimde duyuyordu.

Adımlar yavaştı… sessizdi… ve giderek bankına yaklaşıyordu.

Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.
Reklamlar