"Zeynep'in soyadını duyduğumda beynimden vurulmuşa döndüm," diye devam etti Yılmaz, gözyaşları parkelere damlıyordu. "Sizin ailenizi darmadağın ettim. Sizden bir hayat çaldım. Şimdi bir de kalkıp, babasını elinden aldığım o yetim kızın merhametine sığınamam. Bunu kabul edemem. Ayakkabıları geri getirmek zorundaydım. Kızınıza benim kim olduğumu söylemedim, Ceren de hiçbir şey bilmiyor. Sadece... Sadece sizin yüzünüze bakacak gücüm yoktu, özür dilerim."
Odadaki sessizlik sağır ediciydi. İçimdeki o devasa, beş yıllık öfke fırtınasıyla, bir annenin merhameti arasında sıkışıp kalmıştım. Çektiğim acılar, kocasız geçen o soğuk geceler, Zeynep'in babasının mezarı başında döktüğü gözyaşları bir yanda duruyordu; diğer yanda ise ayakları üşüyen, ayakkabılarını bantla yapıştıran ve hiçbir günahı olmayan 12 yaşındaki küçük Ceren...
Tam o sırada kapı yavaşça aralandı. Zeynep, yanında sıkıca elini tuttuğu Ceren ile birlikte odaya girdi. İkisi de korku dolu gözlerle bize bakıyordu. Zeynep'in gözleri yerdeki ayakkabı kutusuna takıldı, sonra bana döndü. "Anne," dedi titreyen bir sesle. "Lütfen kızma. O ayakkabıları Ceren'e ben hediye ettim. Onun ayakları çok üşüyordu. Babam hep demez miydi, 'İyilik yapmaktan asla vazgeçme, karanlığı sadece ışık kovar' diye?"
O an, kocamın o sıcacık gülümsemesi ve bu sözleri gözümün önüne geldi. Kocam, o kazada hayatını kaybetmiş olabilirdi ama ruhu, kızımın o kocaman, tertemiz kalbinde yaşamaya devam ediyordu. Eğer bu ayakkabıları o adamın yüzüne fırlatıp atarsam, kocamı bir kez daha öldürecek ve kızımın içindeki o güzel ışığı kendi ellerimle söndürecektim.