Üç yıl hapis yattıktan sonra eve döndüğümde babamı ölü, üvey annemi de evinde buldum

*Üç uzun yıl cezaevinde kaldıktan sonra sonunda eve döndüm. Tek isteğim babamı bir kez daha görebilmekti. Ama üvey annem bana onun bir yıl önce öldüğünü ve geride bıraktığı her şeye kendisinin sahip olduğunu söyledi. Babamın mezarını ziyaret ettiğimde ise yaşlı mezarlık görevlisi beni sessizce bir kenara çekti, elime bir mektup verdi ve fısıldadı: "Baban aslında hiçbir zaman buraya gömülmedi."*

## BÖLÜM 1 – Eve Dönüş

Özgürlük...

Hayal ettiğim kadar huzur vermiyordu.

Cezaevinin kapısında beni bekleyen kimse yoktu.

Ne ailem...

Ne bana sarılan biri...

Ne de yüzü gülen insanlar...

Sadece yanımdan hızla geçen arabalar...

Havaya sinmiş benzin kokusu...

Yol kenarındaki büfeden aldığım ılık bir kahve...

Ve hâlâ bana ait olan her şeyi taşıyan küçük plastik bir poşet...

Üç yıl boyunca...

Beton duvarların arasında geçirdiğim her yalnız gecede beni ayakta tutan tek bir düşünce vardı.

Babam...

Umudumu kaybetmeye başladığım her anda onu eski koltuğunda oturmuş, sabırla eve döneceğim günü beklerken hayal ederdim.

Gazeteler hakkımda ne yazarsa yazsın...

Mahkeme ne karar verirse versin...

Hayatım altüst olmadan önceki hâlimi hâlâ hatırladığına inanıyordum.

Beni hayatta tutan şey buydu.

Bu yüzden...

Cezaevinden çıkar çıkmaz doğruca hayatım boyunca gerçekten evim diyebildiğim tek yere gittim.

Arabayı bahçeye çevirdiğim anda...

Bir şeylerin ters gittiğini hissettim.

Babamın büyük emek verdiği çiçek bahçesi tamamen değiştirilmişti.

Veranda yenilenmişti.

Eski kamyoneti gitmiş...

Yerine iki lüks arazi aracı park edilmişti.

Hatta giriş kapısı bile değişmişti.

Burası artık onun evi gibi görünmüyordu.

Derin bir nefes alıp kapıyı çaldım.

Kapı açıldı.

Karşımda üvey annem Sevil duruyordu.

Son derece sakindi.

Sanki bugünü uzun zamandır bekliyormuş gibiydi.

"Demek sonunda seni bıraktılar."

dedi duygusuz bir sesle.

Yüzüne baktım.

"Babam nerede?"

Hiç tereddüt etmeden cevap verdi.

"Geçen yıl öldü."

O sözler...

Aldığım hiçbir hapis cezası kadar ağır gelmemişti.

Olduğum yerde kaldım.

Devamını bekledim.

Bir açıklama...

Bir teselli...

En azından biraz üzüntü...

Ama hiçbirini vermedi.

Sadece kollarını göğsünde kavuşturdu.

"Bu ev artık benim."

Onun omzunun üzerinden salona baktım.

Babamı hatırlatan her şey kaybolmuştu.

En sevdiği deri koltuk...

Aile fotoğrafları...

Herkes dalga geçmesine rağmen değiştirmeyi reddettiği eski büyük sarkaçlı saat...

Sanki biri onun bu evde yaşadığına dair bütün izleri tek tek silmişti.

Sesim güçlükle çıktı.

"Neden bana haber vermediniz?"

Sevil omuz silkti.

"Cezaevindeydin Mehmet."

"Ne yapmamızı bekliyordun?"

Boğazımdaki düğümü yuttum.

"Eşyalarını almak istiyorum."

"Hiçbir şey kalmadı."

"O zaman en azından odasını göreyim."

"Burada sana ait hiçbir şey yok."

Bir şey söylememe fırsat vermeden içeri çekildi.

Kapıyı yüzüme kapattı.

Bir saniye sonra...

Kapının sürgüsünün kilitlendiğini duydum.

O ses...

İçimde yankılandı.

Babamı bir kez kaybetmek bile dayanılmazdı.

Ona veda etme şansımı da kaybetmek...

Daha da acı vericiydi.

Gidecek başka hiçbir yerim olmadığı için doğruca ilçe mezarlığına gittim.

Eğer gerçekten ölmüşse...

Mezarının başında durmam gerekiyordu.

Bir kanıt...

Gerçek bir şey...

Yavaş yavaş eski mezar taşlarının arasından yürüdüm.

İsimleri tek tek okumaya başladım.

Yaşlı bir mezarlık görevlisi birkaç dakika boyunca beni izledi.

Sonra yanıma geldi.

"Birini mi arıyorsun evlat?"

diye sordu yumuşak bir sesle.

"Babamı."

"Adı Hasan Demir."

Yaşlı adamın yüzü bir anda değişti.

Etrafına bakındı.

Yakında kimsenin olmadığından emin olduktan sonra bana doğru bir adım daha attı.

"Boşuna arama."

Göğsüme buz gibi bir his çöktü.

"Ne demek istiyorsunuz?"

Sesi fısıltıya dönüştü.

"Baban burada gömülü değil."

Şaşkınlıkla ona baktım.

"Ne söylüyorsunuz siz?"

Adam kendini tanıttı.

"Benim adım Hüseyin."

Babamla uzun yıllar boyunca çok yakın arkadaş olduklarını sessizce anlattı.

Sonra eski iş montunun iç cebine uzandı.

Oradan yıpranmış kahverengi bir zarf çıkardı.

"Bunu bana emanet etti."

"Ve yalnızca..."

"Bir gün geri dönersen sana vermemi istedi."

Ellerim titreyerek zarfı aldım.

İçinde dikkatlice katlanmış bir mektup vardı.

Mektubun yanına eski, pirinçten yapılmış küçük bir anahtar bantlanmıştı.

Zarfın üzerindeki el yazısını görür görmez nefesim kesildi.

Onu hemen tanımıştım.

Babamın kendine özgü yazısıydı.

Doğum günü kartlarında...

Bayram hediyelerinde...

Beslenme çantama bıraktığı küçük notlarda...

Ve bana yıllar boyunca yazdığı bütün öğütlerde gördüğüm aynı yazı...

Eğer bunu ölmeden önce hazırladıysa...

Bir gün bu mezarlığa geleceğimi biliyorsa...

O zaman tek bir gerçek vardı.

Sevil sadece gerçeği saklamamıştı.

Bütün hayatını...

Yalanların üzerine kurmuştu.

Ve babamın geride bıraktığı şey...

Birilerinin yıllarca onu bulmamı engelleyecek kadar değerliydi.

Mektubu yavaşça açarken şunu fark ettim.

Ben bu şehre sadece babamın yasını tutmak için dönmemiştim.

Birilerinin sonsuza kadar toprağa gömmeye çalıştığı gerçeği ortaya çıkarmak için dönmüştüm.

*�� 2. bölümde mektubun içinde yazanları, gizemli pirinç anahtarın hangi kapıyı açtığını ve üvey annemin ne pahasına olursa olsun saklamaya çalıştığı büyük sırrı okuyacaksınız. Hazırsanız yorumlara "EVET" yazmayı ve hikâyenin devamını kaçırmamak için gönderiyi beğenmeyi unutmayın!*
Reklamlar