Huzurevinde son günlerini yaşayan kimsesiz

Son sayfaya geldiğimde yazının karakteri değişiyordu. Titrek ve zor yazılmış satırlar, onun huzurevine yatmadan önceki son günlerine aitti:

"Kanser vücudumu sarıyor. Az zamanım kaldı. Annene verdiğim sözü bozmadan, kızımın gözlerinin içine son bir kez bakabilmek için ne yapabilirim? Onun bir huzurevinde gönüllü olduğunu öğrendim. Oraya gideceğim. Ama ona 'Ben senin babanım' diyemem. Beni reddetmesinden, geçmişin yüküyle onu incitmekten korkuyorum. Sadece kızı gibi davranmasını isteyeceğim. Bana son birkaç haftasında o sıcaklığını verirse, bu dünyadan huzurla göçebilirim."

Kutunun altındaki zarfı çıkardım. İçinde, Necati’nin yıllar boyunca biriktirdiği tüm mal varlığını, kurduğu mimarlık şirketinin hisselerini ve inşa ettiği küçük bir deniz kenarı evini bana devrettiğini gösteren yasal belgeler vardı. Ama hepsinden önemlisi, zarfın içinden çıkan küçük bir mektuptu:

"Kızım... Avukatım sana 'tuzağa düştün' dediğinde belki benden nefret edeceksin. Evet, bu bir tuzaktı. Seni son kez kucağıma alabilmek, elini tutabilmek, sana 'kızım' diyebilmek için kurduğum sevgi dolu bir tuzak... Bana o altı hafta boyunca verdiğin mutluluğu, koskoca yirmi yılda yaşamadım. Sana babalık yapamadım ama sen bana evlatlığın en güzelini yaşattın. O deniz kenarındaki ev, ikimizin ayaklarımızın kuma değdiği o günün anısınadır. Beni bağışla."

Kutuyu göğsüme bastırıp saatlerce ağladım.
Reklamlar