Mert’in sesi, uçak motorlarının gürültüsünü bastıracak kadar vakur ve kararlıydı. Cebinden yavaşça bir kağıt parçası çıkardı; bu, yıllar önce sağlık ocağının merdivenlerinde bırakılan o buruşmuş, sararmış notun ta kendisiydi.
Mert, çantadaki paralara bakmadan kadının gözlerinin içine hapsolmuş bir öfkeyle fısıldadı:
— “Siz bu parayla sadece ‘masraf’ ödeyebileceğinizi sanıyorsunuz. Ama bir annenin nasır tutmuş ellerinin, bir öğretmenin inşaat köşelerinde döktüğü terin ve bizi hayata bağlayan o tek kase sıcak çorbanın fiyatı bu çantaya sığmaz.”
Yiğit, Zeynep Öğretmen’in titreyen elini sıkıca tutarak abisinin yanına geçti. Mert devam etti:
— “Siz bizi doğurmuş olabilirsiniz ama Zeynep annemiz bizi oldurdu. O, bu paraları kazanmak için tuğla taşırken biz onun sevgiyle ördüğü o duvarların arasında büyüdük. Gökyüzüne bakmayı o bize öğretti, siz ise bizi o karanlık merdiven basamağında bırakıp arkasındaki ışığı söndürdünüz.”
Kadın, şaşkınlık ve utanç içinde kekeledi: “Ama… Ben sizin geleceğiniz için…”
Mert sözünü kesti ve elindeki buruşuk notu paraların üzerine bıraktı:
— “Alın bu parayı ve gidin. Çünkü bizim geleceğimiz, bu üniformaların kumaşında değil, Zeynep annemizin bize öğrettiği ‘onur’da saklı. Sizin paranız çok olabilir ama bizim annemizden aldığımız miras, gökyüzünden bile daha büyük.”
İki genç pilot, arkalarına bile bakmadan, yıllardır kendileri için her şeyini feda eden o yaşlı ama mağrur kadını ortalarına aldılar. Zeynep Öğretmen’in gözyaşları bu kez hüzünden değil, yetiştirdiği evlatların asaletinden dolayı süzülüyordu.
Onlar uçağa doğru yürürken, havaalanındaki kalabalık bu sessiz kahramanlığa tanıklık etmenin ağırlığıyla bir anlığına donup kalmıştı. Mert ve Yiğit, hayatlarının en önemli uçuşuna hazırlanıyorlardı; ama bu kez sadece bir uçağı değil, kendilerini var eden o büyük sevgiyi de bulutların üzerine çıkarıyorlardı.