Unutmadan Saadet Partisi içinden Milli Görüşçü yeni bir parti çalışması daha yapılıyor. Şu ana kadar örgütlendikleri il sayısı 30’u geçti. Haziran ayında kamuoyu önüne çıkmayı hedefliyorlar. Abdullah Gül ve Fehmi Koru'nun yol haritası bir fermuar gibi birbirine o kadar bağlıdır ki neredeyse rüyalarını bile bir görür haldelerdir. AK Parti karşısında yeni bir yol oluşturma gayreti bir süredir devam etmektedir. Devam eden bu gayret; geçen seçimlerde CHP üzerinde yapılan ittifakın şimdi muhafazakar seçmeni kapsayacak bir şekilde Yeniden Refah Partisi, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, DEVA Partisi ve buna katılacak muhafazakar ve milliyetçi çizgilerdeki partilerle ete kemiğe bürünecektir.
Fehmi Koru'nun belirttiği %7 barajı yalnızca Yeniden Refah Partisi tarafından egale edilmiş durumdadır. Bu haliyle yeni seçim ittifakının şekilleneceği, aynı davaya hizmet eden iki partide olacaktır. Fehmi Koru yazısıyla hem Ali Babacan'a hem de Ahmet Davutoğlu'na -tabirimi mazur görün- "oturun oturduğunuz yerde" derecesine bir istikamet göstermektedir. Şimdi bu projenin asıl mimarının Abdullah Gül olduğu anlaşılmaktadır. Kimse Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı makamından ayrıldıktan sonra İstanbul Maslak'taki köşkte çelik çomak oynadığını düşünmesin. Belki Dışişleri Bakanlığından daha fazla yabancı diplomatların uğrak yeri olan Köşk; aynı zamanda uluslararası ünvana sahip birçok kuruluşun da hem siyasi hem de ekonomik olarak adım atmadan önce başvurduğu önemli bir kapıdır. Gül, kendisinin ve zamana karşı tarihin kendisine yüklediği sorumluluğu en ince ayrıntısına kadar uygulayan bir siyasi figürdür.
AK Parti içine baktığımız zaman Hakan Fidan'ı bulup getiren, onun üzerine bir gelecek inşa eden siyasi kişilik de odur. Hakan Fidan'ın Londra'da İngiltere ile Stratejik Ortaklık Belgesi imzaladığında nedense ilk aklıma gelen isim de Abdullah Gül olmuştur. Gül boş durmadı; Yunanistan’a, İngiltere’ye gidip lobilerde konuştu. Şimdi izninizle tarih sayfalarını bir geriye çevirelim. 312 mağduru olan Recep Tayyip Erdoğan, bir bölen olmadığı AK Parti kuruluşunda bazı kadrolar tarafından saf dışı bırakılmak istenmiş; parti kurucusu olmaması konusunda kendisi ikna edilmeye çalışılmıştır. Söylediği söz şuydu: "Kurucusu olmadığın bir partinin genel başkanı olmam."
Kanıttıra kanıttıra hem kurucu oldu hem de genel başkan. Bu kez onu Başbakan yapmamak üzere bir süreç başladı. O yine aynı yolu denedi, olmayacak bir işi yaptı; Deniz Baykal'ı ikna ederek siyaset yolunu açtı ve Siirt'ten milletvekili seçildi. 2007 yılında yine Erdoğan'ı cumhurbaşkanı adayı yapmamak üzere bu çevreler harekete geçti. Erdoğan adaylığına ilişkin çevreleri razı edemeyince "Kardeşim" dediği Abdullah Gül'ü cumhurbaşkanı adayı olarak kamuoyuna ilan etti. Elbette ki Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan arasında bir kardeşlik hukuku vardır. En azından bu yol arkadaşlığına dayanmaktadır ve bu arkadaşlığın miladı, Milli Türk Talebe Birliği'ndeki oluşan geçmişle beraber 1991 yılından sonra tekrar canlanmıştır. İkisinin de itibar ettiği en önemli kişilik merhum Korkut Özal'dır. Korkut Özal'ın çizdiği siyasi eksen hem Tayyip Erdoğan'ın hayatında hem de Abdullah Gül'ün hayatında etkili olmuştur.
Ancak gelin görün ki 2002 seçimlerine girilmiş, AK Parti büyük bir farkla seçimleri kazanmış; Erdoğan milletvekili olamadığı için başbakan adayını belirleme görevi ona kalmıştı. Okuyunca parmak ısıracağınız şekilde yaşananları elbet bir gün yazarız.