Şiddetli yağmurun ikinci gecesiydi. Mezarlığın üzerini gri bir sis kaplamış, rüzgâr ıslak yaprakları mezar taşlarının arasına savuruyordu.
Emre, dedesinin mezarının başında duruyordu. Küreği ellerinde ağırlaşıyor, çamur botlarına yapışıyordu. Üç gün önce dedesi Hasan vefat etmişti. Kasabada herkes onu tuhaf biri olarak bilirdi. Tepedeki eski konakta yalnız yaşar, geceleri lambanın ışığında eski defterlerine semboller çizerdi.
Cenazeden sonra Emre eski bir fotoğrafın arkasında dedesinin yazdığı kısa bir not bulmuştu.
“Emre… Eğer bunu okuyorsan zamanın az.
Üçüncü gece mezarımı kaz.
Tabutun altına bak.
Sırrın toprakta kalmasına izin verme.”
İlk başta bunun bir şaka olduğunu düşünmüştü. Ama not aklından çıkmamıştı. Ve şimdi üçüncü geceydi.
Küreğini tekrar toprağa sapladı. Saatler geçti. Sonunda kürek sert bir şeye çarptı. Emre dizlerinin üzerine çöktü ve elleriyle çamuru temizledi. Tabutun kapağı ortaya çıktı.
Levye ile kapağı kaldırdı.
İçinde dedesi yatıyordu. Yüzü solgundu, neredeyse balmumu gibi hareketsizdi. Ama Emre hemen başka bir şeyi fark etti. Tabutun altı tahta değildi.
Kumaşı yırtınca altında siyah metalden yapılmış yuvarlak bir kapak ortaya çıktı. Ortasında kalın bir demir halka vardı.
“Dede… burada ne sakladın?” diye fısıldadı.
Halkayı çekti. Kapak gıcırtıyla açıldı.
Altında karanlığa inen dar bir kuyu vardı. Eski bir demir merdiven aşağı doğru uzanıyordu.
Normal biri kapağı kapatıp kaçardı. Ama Emre merdivenden inmeye başladı.
On basamak…
Yirmi basamak…
Elli basamak…
Sonunda ayakları taş zemine değdi. El fenerini kaldırdı.
Yuvarlak bir yeraltı odasındaydı. Duvarlar eski sembollerle doluydu. Bazıları Arapça harflere, bazıları ise garip geometrik şekillere benziyordu.
Odanın ortasında ikinci bir kapı vardı.
Kapı bembeyazdı. Sanki kemikten yapılmış gibiydi. Üzerinde kulp yoktu. Sadece insan eli şeklinde oyulmuş bir boşluk vardı.
Emre tereddüt ederek elini boşluğa yerleştirdi.
Kapı ağır bir sesle açıldı.
Ve Emre bir adım attığı anda korkunç bir manzara ile karşılaştı.
Devasa bir yeraltı salonu…
Salonun her yanında yüzlerce cam kavanoz vardı. Büyük laboratuvar kapları gibi sıralanmışlardı. İçlerinde sıvı içinde yüzen küçük insan benzeri yaratıklar vardı.
Ama en korkunç olan bu değildi.
Salonun ortasında büyük bir metal masa duruyordu.
Masada açık duran kalın bir defter vardı.
Emre yavaşça yaklaştı. Defterin sayfalarını çevirdi.
Her sayfada aynı çizimler vardı: insan vücudu, damarlar, kalp… ve yanında garip semboller.
Sayfanın üstünde dedesinin el yazısı vardı.
“İnsan hayatı yalnızca etten ibaret değildir. Ruh parçalanabilir.”
Emre’nin kalbi hızlandı.
Defterin son sayfasına geldiğinde elleri titremeye başladı.
“Ruhun parçalarını korumanın tek yolu onları yeni bedenlere yerleştirmektir. Başarılı denemeler: 214.”
Emre arkasındaki kavanozlara baktı.
İçlerinde yüzen küçük bedenler kıpırdıyor gibiydi.
Tam o anda salonun ortasındaki dev metal kapının arkasından ağır bir ses duyuldu.
Tık…
Tık…
Tık…
Sanki biri içeriden kapıya vuruyordu.
Emre’nin nefesi kesildi.
Kapı yavaşça aralandı
Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.