Eve vardığımda kocam salonda oturuyordu. Gözleri yorgun, yüzü solgundu. “Neredeydin?” diye sordu.
“Bir yere gittim,” dedim kısa keserek. Ona tepsiden bahsetmek istemiyordum. Ama gözleri çantama kaydı.
“Ne var orada?”
Bir an tereddüt ettim. Sonra her şeyi anlattım. Antikacıyı, tepsiyi, teklif edilen parayı…
Sözlerim bittiğinde uzun süre sessiz kaldı. Sonra başını kaldırdı. “O tepsiyi satmalıyız.”
“Hayır,” dedim hemen. “Annen özellikle saklamamı istedi.”
“Annem artık yok,” dedi sertçe. “Ama borçlar gerçek. Yarın kapıya gelecekler. Bunu anlamıyor musun?”
Anlıyordum. Ama içimde bir şey buna karşı koyuyordu. “Ya adamın dediği doğruysa? Ya bu tepsinin peşinde gerçekten tehlikeli insanlar varsa?”
Kocam sinirle güldü. “Masal dinleyecek durumda değiliz.”
Tam o anda kapı çaldı.
İkimiz de donup kaldık.
Kocam yavaşça kapıya yöneldi. Ben nefesimi tuttum. Kapı açıldığında dışarıda iki adam duruyordu. Siyah giyinmişlerdi, yüzleri ifadesizdi.
“Hanımefendiyle görüşmek istiyoruz,” dedi biri.
Kocam bana baktı. İçimde bir korku yükseldi ama aynı zamanda tuhaf bir kararlılık da hissettim. Öne çıktım. “Benim.”
Adam cebinden küçük bir kart çıkardı. Üzerinde hiçbir şey yazmıyordu, sadece aynı mühür… Tepsinin arkasındaki mühür.
“Size ait bir eşya var,” dedi. “Onu geri almamız gerekiyor.”