Leyla boğazından kopan kesik bir ses çıkardı. Gökhan’ın midesine bir yumruk oturmuştu.
Saat gece 01:00’de polisler bahçedeydi. Bir zamanlar sıradan olan, alet edevatla dolu o müştemilat aniden farklı hissettirmeye başladı. Kilit hızla kırıldı. İçeride her şey normal görünüyordu… ta ki üst üste yığılmış tahtaların altında gizli bir kapak bulana kadar.
Rana diz çöktü. “Açın şunu.”
Dar bir merdiven aşağı doğru iniyordu. Leyla o kadar şiddetli titremeye başladı ki Mert onu tutmak zorunda kaldı. Gökhan karanlığa bakarken, bir şeylerin sonsuza dek değiştiğini zaten biliyordu.
Aşağı önce iki uzman, sonra Rana girdi. Sessizlik… Saniyeler dakikalara uzadı. Sonra aşağıdan Rana’nın gergin ve titreyen sesi yükseldi:
“Kimse aşağı inmesin.”
Bu kadarı yetti. Leyla olduğu yere yığıldı. Gökhan’ın bir şey görmesine gerek yoktu. Anlamıştı. Melis kaçmamıştı. Hiç gitmemişti. Bunca zaman oradaydı; bayramları kutladıkları, hayatın hiçbir sorun yokmuş gibi devam ettiği o toprağın tam altındaydı.
Kazı iki gün sürdü. Ardından gelen gerçekler kahrediciydi. O giysi Melis’indi. Diğer küçük eşyalar da öyle; Leyla’nın anında tanıdığı şeyler… Ve defterdeki notlar; sıradan, soğuk satırlar, sanki bir rutin notuymuş gibi… Ama çok daha karanlık bir şeyi ele veriyordu.
Soruşturma, kimsenin hayal etmeye bile cesaret edemediği şeyi ortaya çıkardı. Melis kaybolduğu gün büyükbabasının evine gitmişti. Sonrasında yaşananlar bir kaza ya da yanlış anlaşılma değildi; planlanmış, kontrol edilmiş ve gizlenmiş bir şeydi.
On dört yıl boyunca gerçek, hem fiziksel hem de duygusal olarak toprağa gömülmüştü. Gökhan her şeyi öğrendiğinde fenalaştı. Mert öfkeden kendini kaybetti. Leyla ise sanki artık kendi bedenine ait değilmiş gibi tepkisizce oturdu.
“Babam yapamazdı…” diye fısıldadı bir keresinde. Ama devamını getiremedi. Çünkü deliller inkara izin vermiyordu.