Oğlum ve en yakın arkadaşımın oğlu...

“Kızım, canım kızım…” diye başlıyordu mektup.

“Eğer bu satırları okuyorsan, korktuğum o gün gelmiş demektir. Doğanın kendi adaletini, bizim sakladığımız yalanların üzerine bir mühür gibi basacağını biliyordum.devamı diğer sayfalarda

Mert’in kulağındaki o hilal şeklindeki lekeyi gördüğüm gün, kaderin bizimle oynadığı oyunu anladım. O leke, bizim ailemizin soyunda kuşaklar boyu aktarılan, son derece nadir bir genetik işarettir.

Sana hiç anlatamadım. Sen doğmadan yıllar önce, ben ve annen büyük bir trajedi yaşadık. İlk çocuğumuz, abin, doğumdan hemen sonra hastaneden kaçırıldı. Onu yıllarca aradık ama bulamadık. Annen bu acıya dayanamadı, yıllar sonra sen dünyaya geldiğinde ancak hayata tutunabildi. Ama ben aramayı hiç bırakmadım.

Bundan otuz yıl önce, izini buldum. Oğlum, bir aileye evlatlık verilmişti. Onu bulduğumda artık yetişkin bir adamdı, kendi hayatını kurmuştu. Onu o aileden koparmaya, düzenini bozmaya cesaret edemedim. Ama her anında arkasındaki gizli güç oldum. Eğitimini, işini, her şeyini uzaktan kolladım. O çocuk kimdi biliyor musun kızım?

Zeynep’in babası, yani senin en yakın arkadaşının babası Ahmet’ti. Zeynep senin arkadaşın değil, öz kuzenindi. Ben bu sırrı mezara götüreceğime söz vermiştim, ta ki o korkunç gerçeği öğrenene kadar.”

Mektubun burasında nefesim kesildi. Kağıdı tutan ellerim öyle şiddetle titriyordu ki, Murat düşmemem için belimden kavradı. Gözyaşlarım babamın el yazısının üzerine damlarken okumaya devam ettim
Reklamlar